~ h i d @ y e t ~ ~ h i d @ y e t ~
" Müslüman müslümanın kardeşidir. "
~ h i d @ y e t ~
SSSSSS  AramaArama  KayıtKayıt  ProfilProfil  Üye ListesiÜye Listesi  Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları  Özel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapınÖzel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapın  GirişGiriş 

Kimyâ-i Saâdet - İmam Gazâli Hazretleri (k.s.)
Sayfaya git Önceki  1, 2, 3, 4
 
Başlığa cevap gönder    ~ h i d @ y e t ~ Forum Ana Sayfa -> İTİKÂD ve İMAN
Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yazar Mesaj
Râbia
Moderatör
Moderatör


Kayıt: 09 Hzr 2006
Mesajlar: 412

MesajTarih: Çrş Oca 24, 2007 3:02 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder

ONBİRİNCİ FASIL

KABİR AZABINDAN EMİN OLMAYI DENEME YOLU


Ahmaklardan ve gururlulardan, aldanmışlardan bir grup vardır ki, şöyle derler: «Eğer kabir azabı varsa, biz bundan eminiz. Çünkü, bizim onunla hiç alâkamız yoktur. Onun varlığıyla yokluğu bize göre aynıdır». Bu iddia boştur. Tecrübe etmeyince, anlaşılamaz.

Eğer her şeyi hırsız alır götürür, yahut kendisi için kıymetli olan şeyi arkadaşına verir, yahut kendi yanındaki sevenleri ondan yüz çevirir, onu zemmederler de, kalbinde bunlardan hiçbir eser kalmaz ve başkasının malı çalınmış yahut başkasının sevdiği şey elinden çıkmış gibi kabul ederse, o zaman bu iddia doğru olur. O zaman; ben böyleyim deyip, gururlanabilir. Malı çalınmayınca ve sevenleri ondan yüz çevirmeyince, anlaşılmaz. O hâlde malı kendinden uzaklaştırmak ve insanların kabulünden kaçmak lâzımdır ki, kendini denesin ve sonra kendine güvensin. Evet, çok insanlar hanım ve cariye ile hiç alâkaları olmadıklarını zannedip, boşar ve satarlar. Kalblerinde örtülü olan aşk ateşi meydana çıkar, deli divâne kesilirler.

O hâlde kabir azabından kurtulmak isteyen, dünya ile, zaruret miktarı kadar alâkalanmalıdır. Hela gibi kabul etmeli, zaruret miktarınca aramalı ve ondan kurtulmak istemelidir. Demek ki, mideye yemek doldurma hırsı, midenin yemekten kurtulması [kusma arzusu] gibi olmalıdır. Çünkü her ikisi de lâzımdır. Diğer işler de bunun gibidir.

Kalb bu bağlardan kurtulamazsa, ibâdetlere ve Allahü Teâlâ'yı zikre devam etmesi lâzım gelmektedir. Zikre alışkanlığı kalbte hâkim eylemelidir. Böylece bu sevgi dünya sevgisini yener. Şeriata uymakla ve Allahü Teâlâ'nın emirlerini, kendi isteklerine takdim etmekle bu şekilde olduğuna kendinden delil ve hüccet aramalıdır. Eğer nefsi ona itaat ediyorsa, o zaman kabir azabından kurtulduğuna güvenebilir. Yok eğer böyle olmazsa, Allahü Teâlâ tarafından bir afv gelmeyince, beden kabir azabında kalır.
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Yazar Mesaj
Râbia
Moderatör
Moderatör


Kayıt: 09 Hzr 2006
Mesajlar: 412

MesajTarih: Prş Oca 25, 2007 7:45 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder

ONİKİNCİ FASIL

RUHLA ALÂKALI ÜÇ CİNS CEHENNEM ATEŞİ


Şimdi ruhanî Cehennemi anlatalım: Rûhanî dememizin sebebi, beden araya girmeksizin yalnız ruha olduğu içindir. Âyet-i kerîmede, «O Allah'ın tutuşturulmuş bir ateşidir ki, tırmanıp yüreklerin tâ üstüne çıkacak ve kaplayacaktır», (1) buyurulması bunu gösteriyor. O, kalbi istilâ eden bir ateştir. Bedenle alâkalı olan ateşe ise cismanî, denir.

İşte bu rûhanî Cehennemde üç çeşit ateş vardır: Biri, dünya arzu ve isteklerinden ayrılık ateşi, ikincisi, mahcubiyet, utanma ve rezil olma ateşi, üçüncüsü de, Allahü Teâlâ'yı görmekten mahrum ve ümitsiz kalma ateşidir. Bu üç çeşit ateşin hepsi de, bedenle değil, ruhla alâkalıdır. Bu üç ateşin sebeplerini açıklamak lâzım ki, herkes buradan [bu dünyadan] giderken beraberinde bunları nasıl götürüyor anlaşılsın. Aynı zamanda bu âlemden ariyet olarak göstereceğimiz bir misâl ile onu açıklayacağız.

BİRİNCİ SIFAT: Dünya arzu ve isteklerinden ayrılık ateşidir. Bunun sebebi kabir azabı anlatılırken söylendiği gibi, aşk ve Cenneti istemenin kalbin yaratılışına uygun olmasıdır. Mâşukla olmak kalbin cenneti olunca, mâşukla olmamak da cehennemi olur. O hâlde dünyaya âşık olan, dünyada Cennettedir. «O hâlde dünya, kâfirin Cennetidir» (2). Âhirette ise, Cehennemdedir. Çünkü, mâşukunu ondan almışlardır. Demek ki, bir şey iki değişik hâlde, hem lezzete, hem de eleme sebep oluyor.

Bu ateş dünyada şuna benzer: Bir padişah düşünelim: Yeryüzünde her şey ona itaat ediyor, her şeye hükmediyor, daima güzel yüzlü cariyeler, hizmetçiler, kadınlarla bulunuyor ve yine daima süslü süslü köşkler, rengârenk bahçeleri seyrediyor. Bu zevk ve safâ içerisinde iken aniden bir düşman geliyor, onu yakalıyor ve kendine hizmetçi alıyor. Memleketindeki insanların yanında onu köpeklere hizmet ettirirken, onun yanında hanımıyla ve cariyeleriyle oynuyor, eğleniyor. Hizmetçilerine emirler veriyor. Hazinesinde, kendisi için çok kıymetli olarak bulundurduğu şeyleri düşmanlarına veriyor. Dikkat buyurun! Bu adamın bedenine hiçbir eziyet yapılıyor mu? Fakat hanımından, çocuklarından, hükümdarlığından, cariyelerinden ve hazinelerinden ayrılık kalbine oturmuş onu yakıyor. Bu sıkıntıdan kurtulmak için, bir yolla öldürülmesini yahut canının şiddetli azablarla, dayaklarla yakılmasını istiyor.

Bu bir ateşin örneğidir. Ne kadar çok nimete sahip olursa, hükmü ne kadar kuvvetli ve lezzetleri ne kadar çok olursa, bu ateş de o kadar yakıcı ve şiddetli olur. O hâlde, dünyada rahatlık sınırını geniş tutanların, dünyadan çok şeye kavuşanların dünyaya bağlılıkları, dünya sevgileri do o kadar çok olur.

Bunların ayrılık ateşi de kalblerinde daha yakıcı olur. O ateşin bu dünyada örneğinin bulunmasına imkân yoktur. Çünkü, bu dünyadaki kalbe ait elemler, istisnasız kalbe ve ruha tamamen yerleşemez. Çünkü, hisler ve bu dünya işleri kalbi meşgul eder. Meşguliyet, azabın yerleşmemesi için kalbe bir perde gibidir.

Bunun içindir ki, bu kimse gözünü ve kulağını bir şeyle meşgul ederse, o elem onda azalır. Bu işlere son verirse acıyı daha çok duyar. Bu yüzdendir ki, elem ve acı sahibi bir kimse, uykudan uyanınca, o elemin yarası kalbinde daha büyük olur. Çünkü, uykuda iken rûh her şeyden uzaklaşmış, yalnız kalmıştı. Hisler geri gelmeden önce, ona ulaşan her şeyin eseri de çok olur. Hattâ güzel bir ses ile uykudan uyansa, onda büyük tesir bırakır. Bunun sebebi, kalbin bu esnada, yâni uyurken hislerden arınmış olmasıdır. Bununla beraber bu dünyada, hislerden tamamen kurtulamaz. Ölünce, hislerden uzak kalır ve tamamen ayrılır, işte o zaman onun rahatı ve elemi de onda öylece büyük olur. Oradaki ateşin, dünya ateşi olacağını zannetmeyin. Bu ateşi yetmiş defa su ile yıkadıktan sonra dünyaya göndermişlerdir.

İKİNCİ ATEŞİN SIFATI: Yaptığı rezaletlerden utanma ve mahcubiyet ateşidir. Bu ateşe şöyle misâl verilir: Bir padişah düşünelim. Gayet aşağı ve hasis bir kimseyi seçer, yanına alır ve memleketin valiliğini ona verir. Onu kendi hareminde bulundurur.

Kendisine sırdaş yapar. Haremdeki herkesi gösterir. Hazineyi ona teslim eder. Her işde ona itimat eder [güvenir]. Bu hasis adam, bu nimetlere kavuşunca, emri dinlemez, nankörlük eder. Padişahın hazinesini harcar, padişahın hanımına ve haremine hıyanet ve kötülük eder. Görünüşte ise, padişahın emanetini korur. Fakat bir gün padişahın haremine hıyanet ve kötü muamele yaparken etrafına bakar. Padişahın bir pencereden kendisini seyretmekte olduğunu görür ve her gün kendisini gördüğünü ve hıyanetinin daha çok olması için, ses çıkarmadığını anlar. Herkesin gözü önünde, âleme ibret olsun diye, bu hasisi öldüreceğini ve bu zamanda bu adamın bu rezilliklerinden dolayı kalbindeki utanmayı, ruhundaki bu mahcubiyeti düşünün! Vücudunda hiçbir ağrı yoktur. Buna rağmen bu mahcubiyet ve utanmadan kurtulmak için yerin dibine girmeye çoktan razıdır!..

Bunun gibi, sen de bu dünyada, zahirde güzel görünen âdet şeklinde işler yaparsın. Fakat onların aslı ve hakikati kötü ve çirkindir. O işlerin aslı ve hakikati kıyamette sana gösterildiğinde, rezilliğin meydana çıkacak ve mahcubiyet ateşi ile yanacaksın. Meselâ bugün gıybet edersen, kıyamette kendini, bu dünyada akrabasının etini yiyip, kızartılmış tavuk yediğini ve fakat dikkatli bakınca ölmüş kardeşinin eti olduğunu tanıyan kimse gibi görürsün. Bu rezaletin büyüklüğünü ve böyle yapan kimsenin kalbindeki ateşin acısını düşünün. Gıybetin [dedikodunun] aslı ve hakikati budur. Yarın meydana çıkacaktır. Bunun için bir kimse rüyada ölü eti yediğini görürse, tâbiri, o kimsenin gıybet etmiş olması olur.

Sen bugün bir duvara taş atsan, bir kimse de sana; senin attığın taş duvardan senin evine düştü ve çocuklarının gözünü kör etti dese; eve gider, kıymetli çocuklarının gözlerinin, senin attığın taşla kör olduğunu görürsen; kalbine nasıl bir ateşin düşeceğini, ne müşkül vaziyette kalacağını bir düşün! Bu dünyada bir Müslümana hased eden [çekememezlik eden] bir kimse, kıyamet gününde kendisini; hasedin ruhu ve hakikati olan şu sıfat ve surette görür ki, kendisine derler: Sen, birine düşmanlık ediyorsun, zararı ona değil, sana geliyor. Senin dinini helak ediyor; gözlerinin nuru olacak taatların, iyiliklerin onun defterine geçiyor, sen ise iyiliksiz kalıyorsun. Hâlbuki, senin iyiliklerin kıyamette sana, bugünkü çocuklarının gözünden daha çok yarayacaktır. Çünkü iyiliklerin, saadetine ve kurtuluşuna sebep olacak; ama çocukların, kıyamette saadetine sebep olmayacaklardır. Yarın kıyamet gününde, suretler hakikat ve ruha tâbi olup, görünen her şey ruhuna uygun göründüğü zaman, utanma, mahcubiyet ve çirkinlik orada meydana çıkacaktır.

Uyku hâli o âleme daha yakın olmak sebebiyle, rüyadaki işler, mânâ ve hakikatine uygun şekilde olur. Şöyle ki: İbn Sirin'in yanına birisi gelip, «Rüyamda elimde bir yüzük vardı, kadınların ferçlerini [avret mahalli] ve erkeklerin ağızlarını mühürlediğimi gördüm» dedi. İbn Sirin buyurdu ki: «Sen Ramazan ayında müezzinlik yapıp, gün doğmadan ezan okur muydun?». Soran, evet öyledir, dedi. Dikkat ediniz! Kendi yaptığı işini, rüyada kendisine nasıl gösterdiler! Zira ezan, sureta [görünüşte] bir sesdir ve hatırlatmadır. Ramazan ayındaki ruhu ve hakikati ise yemekten ve cimâdan men etmektir. Ne kadar şaşılır ki rüyada sana kıyamette birçok örnekler gösterilir de, senin dünyanın hakikatinden hiç haberin olmaz.

Bundan ötürüdür ki, hadîs-i şerifte bildirildi: «Kıyamet günü dünyayı şöyle şöyle vaziyette ihtiyar bir kadın şeklinde getirirler. Onu gören herkes «Senden Allah'a sığınırız», derler. O zaman onlara, «Uğruna kendinizi helâk ettiğiniz dünya budur!» denir.» Onu görenler, o kadar mahcup olur, o kadar utanırlar ki, bu mahcubluk ve utanmadan kurtulmak için ateşe atılmak isterler.

Bu rezalet şuna benzer: Anlatırlar ki, padişah oğlunu evlendirmiştir. Oğlan o gece önce şarap içip, sarhoş olunca zifaf arzusuyla dışarıya çıktı. Odaya girmek istedi. Yolunu şaşırdı ve saraydan çıktı. Yoluna devam etti. Bir yere geldi, içinde kandil yanan bir ev gördü. Hanımının odasına geldiğini zannetti, içeri girince insanların uykuda olduğunu gördü. Ne kadar seslendiyse de cevap veren olmadı. Uyuyorlar zannetti. Üstünde yeni bir örtü bulunan birini gördü. Gelin budur dedi. Onun yanma yattı. Üstünden örtüyü kaldırınca, burnuna güzel bir koku geldi. Kendi kendine, «Şüphesiz gelin budur, çünkü çok güzel kokuyor», dedi. Sabaha kadar onunla mübaşeret eyledi.

Dilini onun ağzına koydu. Bir yaşlık hissetti. Zannetti ki, kendisine yakınlık gösteriyor ve üzerine gül suyu döküyor. Sabah olup, kendine geldiği zaman, etrafına bakındı, orası putperestlerin mezarlığı idi. Uyuyanlar ölüler idi. Üstünde yeni örtü olup, gelin sandığı ise, o yakınlarda ölmüş ihtiyar, çirkin bir kadındı. O güzel koku, öldüğü zaman bedenine sürdükleri güzel koku idi. Dili ile hissettiği yaşlıklar ise, onun pislikleri idi. Kendine bakınca, yedi azasını [yani bütün vücudunu] pislik içinde gördü. Ağzında ve boğazında onun ağzının suyundan bir acılık ve fenalık buldu. Bu rezalet, bu mahcubiyet ve pislik içine gömülmüş halinden utanıp ölmek istedi. Padişah yahut askerleri, olmaya kendisini görür diye çok korktu! O bu düşünceler içerisinde iken padişah ve kumandanları onu aramaya çıktılar ve onu bu pisliğin ve alçaklığın içinde gördüler. O ise, bu alçaklık ve rezillikten kurtulmak için yerin dibine girmek istedi.

O hâlde, yarın kıyamet günü dünyayı sevenler, dünyanın lezzet ve şehvetlerini bu şekilde görürler. Şehvet ve arzularının çokluğundan kalblerinde kalan eser ve izler, o kimsenin boğazında, dilinde ve bedenindeki pislikler ve acılıklar gibidir. Hattâ ondan da fenadır. Çünkü, öbür dünyadaki işlerin tamamı ve zorluğu örnekle anlatmaya gelmez. Fakat bu, ruha ve kalbe olan utanma ve mahcubiyet ateşi denen ateşlerden, bedenin habersiz olduğunu gösteren basit bir numunedir.

ÜÇÜNCÜ ATEŞİN SIFATI: Allahü Teâlâ'yı görmekten mahrum kalma ve o saadete kavuşmaktan ümitsiz olma hasretinin verdiği ateştir. Bunun sebebi, bu dünyadan götürdüğü körlük ve cahilliktir. Zira marifete kavuşamadı ve kalbini zikir ve mücahede ile temizlemedi ki; öldükten sonra Allahü Teâlâ ona görünsün. Kalb, parlak bir aynaya benzer. Günah ve dünya arzularının pasları onu karartır ve bir şey göstermeyecek hâle getirir.

Bu ateşin misâli şöyledir: Bir grup insanla, karanlık bir gecede, renkleri belli olmayan çakıl taşlarıyla dolu bir yere gittiğini düşün. Arkadaşlarının sana, «Bunlardan taşıyabileceğin kadar al. Çünkü biz, bunların çok kıymetli olduğunu duyduk», deseler ve hepsi taşıyabileceği kadar alsalar, sen ise hiç almayıp onlara, «Yarın bunların işe yarayıp yaramayacağını bilmediğim için bu kadar sıkıntıya katlanmam ve bu ağır yükü çekmem aptallık olur», desen, sonra da onlarla beraber gitsen ve onlarla alay etsen, onları aptal yerine koyup eğlensen ve onlara, «Aklı ve zekâsı olan benim gibi rahat ve hafif gider, aptal olan kendini eşek yapar, yük çeker ve mümkün olmayan şeylere tama' eder!» desen, fakat ortalık ağarınca bakıldığı zaman; bunların hepsinin cevher, kırmızı yakut ve yüz binlerce altın değerinde olduğu görülse; arkadaşların ne için biraz daha fazla almadık derlerken, sen bir tane bile almamakla aldandığından, ölecek gibi olursun. Ve bunlara sahip olmamak ateşi kalbine düşer. Sonra onlar, aldıkları bu şeyleri satıp, yeryüzünün valiliğini alırlar. İstedikleri nimetleri yerler, istedikleri yere giderler, Seni, aç, susuz ve çıplak bırakırlar. Seni hizmetçi olarak alır, iş yaptırırlar. «Bu nimetlerden bana da bir pay verin» desen, cevabında, âyet-i kerimedeki gibi, «Cehennemdekiler, Cennettekilere derler: Allahü Teâlâ'nın size rızık olarak gönderdiği şeylerden, yahut akıttığı sulardan bize de akıtınız (veriniz). Cennet ehli derler ki, muhakkak ki, Allahü Teâlâ onları kâfirlere haram eylemiştir» (3) söylerler ve «Dün gece sen bizimle alay etmez miydin? Biz de bugün, seninle alay ederiz», derler. Âyet-i kerimede, «Eğer bizimle alay ediyorsanız, elbette biz de sizinle alay edeceğiz» (4), buyruldu.

Cennet nimetlerinin ve Allahü Teâlâ'yı görmenin elden kaçmasına misâl bu anlattığımızdır. Bu cevherler, iyi ameller; o karanlık da, bu dünyaya benzer, iyi amel cevherleri elde etmeyenler, «İlerdeki şüpheli nimetleri için, niçin şimdi eziyet çekeyim?» derler. Yarın ise, «Üzerimize o sudan akıtınız» (5), derler. Nasıl üzülmez, nasıl hasret çekmezler ki, yarın kıyamet günü Allahü Teâlâ'nın çeşit çeşit nimet ve saadetleri; marifet ve iyi amel işleyenlere akar, gelir. Dünya nimetlerinin hepsi oradakilerin bir anlığının karşılığı olamaz. Hattâ Cehennemden en son çıkacak olana bile verilenler, dünyadakilerin on katıdır. Bu benzetme, ölçü ve miktarla değil, nimetin ruhu, aslı iledir. O da lezzetin verdiği sürürdür. Meselâ, «Bir cevher on altındır», denir. Kıyamet asıl itibariyle olup; mâhiyet ağırlık ve ölçü bakımından değildir. Bu da böyledir.

(1) 104 - Hümeze: 7 - 8.
(2) M. Zühd, 1; F. Zühd, 16; C. Zühd, 3; Hm. II. 197, 323, 389, 485,
(3) 7 - A'râf: 50.
(4)11 - Hûd: 38.
(5) 7 - A'râf: 50.
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Yazar Mesaj
Râbia
Moderatör
Moderatör


Kayıt: 09 Hzr 2006
Mesajlar: 412

MesajTarih: Cmt Oca 27, 2007 10:39 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder

ONÜÇÜNCÜ FASIL

RUHANÎ ATEŞ, CİSMANÎ ATEŞTEN DAHA ACIDIR


Ruha ait olan üç çeşit ateşi öğrendin. Şimdi bu ateşin, beden için olan ateşten daha şiddetli olduğunu anlayacaksın. Rûha, cana te'sir etmedikten sonra bedenin herhangi bir acıdan haberi olmaz. O hâlde bedenin acısı cana ulaşır. Bu yolla acı artar. İş böyle olunca, ruhun, canın içerisinde meydana gelen ateş ve elem, elbette daha büyük olur. Bu ateş ruhun içinden gelmekte olup, dışarıdan içeriye girmiyor.

Bütün acıların sebebi, yaratılış icabı kendinin zıddı olan bir şeyin onu kaplamasıdır. Bedenin yaratılış olarak icabı; bu terkibin kendinde kalması; parçalarının, hücrelerinin olduğu gibi sağlam durmasıdır. Yara ile birbirinden ayrılınca, zıddı meydana gelir ve acı duyar. Yara, bir yeri diğerinden ayırır, aradaki bütün hücrelere ateş düşer ve birbirinden ayrılırlar. Her hücresi ayrı bir acı duyar. Bunun için ateşin acısı çok zor ve şiddetlidir. O hâlde, kalbte yaratılış icabı olması gereken şeyin yerine onun zıddı yerleşince, ruhta onun acısı daha büyük olur.

Kalbin yaratılışının icabı, Allahü Teâlâ'yı bilmek ve görmektir. Onda bunun zıddı olan görmemezlik yerleşirse, acısı sonsuz olur. Eğer böyle olmasaydı, kalbler bu dünyada ölümden önce hasta olmaz, bu görmemezlik hastalığına düşmezdi. Fakat insanın eli, ayağı uyuşsa ve bir hissizlik meydana gelse, bu esnada ateş o uzvuna değse, uyuşukluğunun gitmesinin sebebini o anda anlayamaz. Ateşe değince bir yolla büyük bir kapı bulur. Bunun gibi kalbler, dünyada, uyuşuk ve hissiz olur ve bu uyuşukluk ölümle kalkar; bu ateş bir yolunu bulup, ruhun içinden yükselir. Bu başka bir yerden gelmiyor. Kendisi beraberinde götürmüştür ve onun içindedir. Fakat ilm-i yakîn ile bilmediği için, onu göremedi. Orada ise ayne'l-yakîn sahibidir, her şeyi görmektedir. Bunun için âyet-i kerimede, «Böyle değildir! Eğer ilm-i yakin ile bilseydiniz, elbette Cehennemi görürdünüz» (1), buyuruldu.

Şeriatın, cismani olan Cehennem ve Cenneti uzun uzun anlatmasının sebebi, onları herkesin bilmesi ve anlayabilmesi mümkün olduğu içindir. Fakat bu sözümüzü beğenmeyenler, zorluk ve büyüklüğünü anlayamayanlar çoktur. Hususan bir çocuğa «Çalış öğren, öğrenmezsen babanın valiliği ve hükümeti sana kalmaz, sen de o saadetten mahrum kalırsın» dersen, o bunun ne demek olduğunu anlamaz ve kalbinde ona büyük görünmez. Fakat, «Bunu öğren, yoksa muallim kulağını çeker!» dersen, bundan korkar.

Çünkü, bunun ne demek olduğunu anlar. Muallimin çocuğun kulağını çekmesi doğru olduğu gibi, babanın padişahlığından mahrum olmak ateşi de doğrudur. Muallimin talebesinin kulağını çekmesi onu terbiye etmek içindir. Bunun gibi cismanî (maddi) Cehennem de haktır, doğrudur ve Allahü Teâlâ'yı görmekten mahrum kalmak da doğrudur. Cismanî Cehennem; Allahü Teâlâ'yı görmekten mahrum kalmak cehenneminin yanında valilikten ve padişahlıktan mahrum kalmanın yanında; bir kimsenin kulağının çekilmesi gibidir.

(1) 102 - Tekâsür: S - 6.
Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Yazar Mesaj
Râbia
Moderatör
Moderatör


Kayıt: 09 Hzr 2006
Mesajlar: 412

MesajTarih: Pzr Oca 28, 2007 7:45 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder

ONDÖRDÜNCÜ FASIL

RUHUN DÜNYADAKİ SEYRÜSEFER MENZİLLERİ


Bütün âlimlerin söyledikleri ve kitaplarında yazdıkları gibi «Bu işler taklid ve dinlemekten başka şekilde bilinemezler. Basiretin bunlara yolu yoktur», deyip bu anlattıklarımıza uymadığını söylersen, cevabında deriz ki, onların özürlerinin ne olduğu daha evvel açıklandı. Bu söz onlara muhalefet olmaz. Âhiret için onların söyledikleri doğrudur. Fakat his olunanları bildirmekten dışarı çıkmadılar. Ya ruhla alâkalı olanları bilmediler, ya bildiler de insanların çoğu anlayamadığı için uzun anlatamadılar.

Cismanî olanlar, şeriatın sahibinden işitmek ve onu taklit etmekten başka şekilde bilinmez. Fakat bu anlattıklarımız, ruhun hakikatini bilmeye dair diğer bir kısımdır. Bunu bilmek ise, basiret yoluyla ve kalb gözüyle görmekle oluyor. Bu da, kendi vatanından ayrılana [nefsinden kurtulana] veriliyor. Orada azık ve menfaate bakılmadan, din yolunda yolcu olmak esas tutulmuştur. Bu vatan için şehir ve ev istemeyiz. Çünkü beden vatanıdır. Bedenin yolculuğunun ise kıymeti yoktur. Fakat insanın hakikati ve esası olan ruhun karar kılacağı bir yer vardır, oradan meydana çıkmış, vatanı da orasıdır; burada ise yolcudur. Yolda onun birçok menzilleri, konak yerleri vardır. Her menzil bir başka âlemdir. Vatanı ve ilk karargâhı hisler âlemidir. Sonra hayâller, sonra mevhumlar ve sonra da ma'kulâttır. Makulât dördüncü menzildir. Bu âlemde kendi hakikatinden dördüncüsü haber alır ve bundan başkası haber almaz.

Bu âlemler bir misâl ile anlaşılabilir. O da şöyledir: insan hisler âleminde bulunduğu müddetçe derecesi, kendini muma atan pervane böceğine benzer. Çünkü onun yalnız göz hissi vardır. Hayâl ve hafızası yoktur. O karanlıktan kaçıyor, bir pencere arıyor. Mumu pencere sanıp kendini ona vuruyor, harareti hissedince bunun acısı hıfzında kalmıyor ve hayalinde durmuyor. Çünkü hıfz ve hayali yoktur ve o dereceye gelmemiştir. Bunun için başka zaman ölünceye kadar yine kendini muma atıyor. Eğer onda hayal ve hıfz kuvveti olsaydı, bir kere canı yanınca, tekrar mumun alevine atılmazdı. Diğer hayvanlar bir defa dövülünce, ikinci defa sopayı görürse kaçarlar. Çünkü o acının hayâli bu hayvanların hıfzında kalmış olur. O hâlde hisler, birinci menzildir.

İkinci menzil, tahayyüldür, insan bu derecede bulunduğu müddetçe dört ayaklı hayvanlar gibidir. Bir şeyden canı yanmayınca, ondan kaçılacağını bilmez. Fakat bir defa acıyı yiyince, bundan sonra kaçar.

Üçüncü menzil, mevhumlardır. Bu dereceye ulaşınca, koyun ve at gibidir. Görmediği, hissetmediği acıdan da kaçar. Düşmanı olduğunu ve canını yakacağını anlar. Hiç kurt görmeyen bir koyun, hiç aslan görmeyen bir at, kurt ve aslanı gördüklerinde kaçarlar ve düşmanı olduklarını anlarlar. Halbuki, şekil ve görünüş bakımından daha büyük olan inekten, filden ve deveden kaçmazlar. Bu onların içine konmuş öyle bir gözdür ki, onunla kendi düşmanını görürler. Bununla beraber, yarın olacak olanlardan sakınamazlar.

Dördüncü menzil, ma'kulat menzilidir. İnsan buraya çıkınca, hayvanlıktan kurtulur. Buraya kadar hayvanlarla beraberdir. Burada ilk defa, insan âleminin ilk hakikatine kavuşur. Hissin, tahayyülün ve vehmin ulaşamadığı şeyleri görür. İleride olacak şeylerden sakınır. İşlerin ruhunu ve hakikatini suretlerinden, görünüşlerinden ayırır ve anlar. Bir şeyin, bütün şekillerini kaplayan hakikatini, hududunu idrak eder. Bu âlemde görülebilen şeyler sonsuz değildir. Zira hissedilenler cisimden başkasında değildir. Cisimler ise hudutludur, sayılıdır.

Onun hisler âleminde dolaşması, herkesin dolaşabileceği yeryüzünde yürümek gibidir. Ruha mahsus ve işlerin hakikati olan dördüncü âlemde dolaşması ise su üzerinde yürümesi gibidir. Mevhumlarda dolaşması su ile toprak arasında olmak vaziyetinde bulunan gemi gibidir. Ma'kulat derecesinin ötesinde, bir makam daha vardır ki, peygamberlerin, evliyanın ve mutasavvıfların makamıdır. Bu da havada gezmeye benzer. Bunun için Peygamber Efendimiz (sallâllahü aleyhi ve sellem) buyurdu ki: «İsa aleyhisselam su üstünde yürüdü. Eğer yakin derecesi daha çok olsaydı uçardı».

Demek ki, insan yolculuğunun menzilleri idrak âlemlerinde oluyor. Son menzili ile de melekler derecesine ulaşıyor. O hâlde, hayvanlığın en aşağı derecesinden meleklerin en yüksek derecesine kadar insan yükselebilir. Alçalmak ve yükselmek onun işidir. O ise esfel-i sâfilîne [en aşağı derece] mi gidecek, yoksa a'lâ-yı ilîiyyîne [en yüksek derece] mi çıkacak teh-ikesindedir. Bu tehlike için Allahü Teâlâ şöyle buyurur: «Elbette, emâneti göklere, yere ve dağlara arzettik. Onu yüklenmekten imtina eylediler ve ondan korktular. İnsan onu yüklendi. Muhakkak ki o, zâlim ve cahildir» (1).

Cansız olanın derecesi değişmez ve bir şeyden haberi olmaz. O hâlde düşüncesi de olmaz. Melekler ise illiyyindedirler. Onlar kendi derecelerinin dışına çıkmazlar. Her biri olduğu derecede kalır. Kur'ân-ı Kerim'de onlar için, «Bizden kimse müstesna olmamak üzere her birimiz için malûm birer makam vardır» (2), buyuruluyor. Hayvanlar esfel-i sâfilinde, yâni en aşağıdadırlar. Yükselmeleri de mümkün değildir. İnsan ise ikisinin arasındadır. Tehlikededir. Onun terakki ederek meleklere ulaşması mümkün olduğu gibi, tenezzül ederek, alçalarak hayvanlar seviyesine de inebilir. Emaneti yüklenmenin mânâsı, tehlikeyi taşımak olur. O hâlde, emanet yükünü insandan başkası taşıyamaz.

Maksadımız birçoklarının bu sözü söylemediklerini anlatmaktır. Bunda şaşılacak bir şey olmadığı böylece anlaşılır. Çünkü, misafirler, yolcular, mukimlere muhalif olurlar, işleri birbirine uymaz. Halkın çoğu ise mukîmdir, sefere çıkmıyorlar. Misafirler, yola çıkıp yol alanlar pek azdır! Hisler ve hayâllerin yeri olan vatanda yerleşmiş olana, işlerin hakikati ve ruhu asla bildirilmez. O kimse rûhanî olamaz, ruhlara mahsus olan şeyleri bilemez. Bunun için, bu bahis, kitaplarda çok az anlatılır. O hâlde âhireti tanımak hakkında bu kadarla iktifa edelim; zira bundan fazlasını akıl almaz. Hattâ birçok akıllar bile bu kadarını kavrayamaz.

(1) 33 - Ahzâb: 72.
(2) 37 - Sâffat; 164.

_________________

Only registred user can see link on this forum!
Registred or Login on forum!

Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Yazar Mesaj
Râbia
Moderatör
Moderatör


Kayıt: 09 Hzr 2006
Mesajlar: 412

MesajTarih: Sal Oca 30, 2007 7:03 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder

ONBEŞİNCİ FASIL

ZAYIF BİR ZANLA BİLE ÂHİRETİ İNKÂR CAİZ DEĞİLDİR


Bir kısım ahmaklar vardır ki, işleri ne kendi basiretleriyle [görüşleriyle] anlayabilirler, ne de şerîatin bildirdiğini kabul ederler. Âhiret işlerinde şaşar kalırlar. Onları şüphe kaplamıştır. Ve bazan da şehvetlerinin galebe çalmasiyle, yaratılışlarının icabına uyarak âhireti inkâra kalkarlar. Kalblerinde, bu inkâr meydana gelir, şeytan da onu arttırır.

Cehennemi anlatmak için bildirilenleri; insanlan korkutmak için, Cennet hakkında söylenenleri ise, asılsız tatlı hayâller şeklinde söylenmiş zannederler. Bu yüzden şehvet ve arzularına uyarlar. Şeriatın emir ve yasaklarını dinlemezler. Şeriata uyanlara hakaret gözü ile bakarlar. Şeriata uyanlar için; onlar aldanmışlardır, aldatılmışlardır, dediler. Böyle bir ahmağın böyle sırları delilleri ile anlayabilmesi mümkün müdür? O hâlde, açık bir sözle, düşünebilmesi için onu davet etmek icabeder. Ve ona denir: Eğer senin zann-ı galibin bu yüz yirmi dört bin peygamberin, bütün evliya, âlim ve hakîmlerin yanıldığı, aldandığı şeklinde ise ve sen bu ahmaklığınla bu hâlleri anladınsa, elbette bu yanılman seni tutar ve gururlandırır.

Çünkü, âhiretin hakikatini bilmiyor, ruhanî azabı anlamıyorsun. Çünkü, ruhanî olan şeylerin misalini ve şeklini hisler âleminden kabul etmiyorsun! Eğer yanılmasını caiz görüp, «İkinin birden fazla olduğunu bildiğim gibi, ruhun hakikati olmadığını biliyorum. O baki olamaz, ona öldükten sonra, cismanî ve ruhanî bir rahatlık ve acı olmaz» dese, o kimsenin mizacı bozulmuştur. Ona artık ümid etmemelidir. O, Allahü Teâlâ'mn haklarında «Eğer onları doğru yola çağırırsan, asla hidâyete gelmezler» (1), buyurduklarından olmuştur. «Bunun imkânsız olması benim için zarurî değildir.

Çünkü bu mümkündür. Fakat pek uzaktır. İşin hakikatini tamamen bilmediğim ve bu hususta zann-ı galibim olmadığı için zayıf bir zanla bütün ömrümce kendimi niçin her şeyden men edip, lezzetlerden uzak durayım» derse, cevabında deriz ki: Madem ki bugün bu kadarını söyledin, şeriatın yolunu kabul etmen akıl icabı sana lâzım oldu. Çünkü tehlike büyük olduğu zaman zan zayıf olsa da ondan kaçılır.

Meselâ sen bir yemeği yemeye başlarken, birisi sana, bu yemekten yılan yemiştir, derse o yemeği yemezsin. O kimse yalancı olsa, yemeği kendi yemek istese de yine yemezsin. Fakat, sözü doğru da olabilir diye düşündüğün için, kendi kendine, eğer yemezsem, açlığa katlanmak kolaydır, yersem belki doğru söylemiştir, o zaman zehirlenirim, ölürüm dersin. Bunun gibi, hasta olsan vaziyetin tehlikeli olsa, dua yazan bir kimse sana; «Bana bir dirhem gümüş verirsen, bir kâğıda sana dua yazarım ve yaptığım şeylerle iyi olursun», derse bu yazı ve şekillerin sıhhatle alâkası olmadığını bilsen de kendi kendine, «Belki doğru söylüyor, bir dirhemi elden çıkarmak bir şey değil», dersin. Eğer müneccim; «Ay filân yere gelince, şu ilâcı içersen iyileşirsin», derse onun sözü ile bu sıkıntıya katlanırsın ve «Olur ki doğru söylüyor, eğer yalan söylüyorsa bu sıkıntıya katlanmak zor değildir», dersin.

O hâlde, aklı olan hiçbir kimse, yüz yirmi dört bin peygamberin ve dünyanın en büyük evliya ve âlimlerinin hep birden söyledikleri sözü, bir müneccimin, muskacının ve Hıristiyan bir hekimin sözünden aşağı tutmaz. Çünkü, bunların sözü ile kendine biraz eziyet veriyor ve daha büyük olan acı ve eziyetlerden kurtulmak istiyor. Az olan elem ve ziyan, bir şeye nisbetle az olur. Bir kimse dünyanın ömrünün ne kadar olduğunu, evveli olmayan ebedden, sonu olmayan ezele nisbetle ne kadar olduğunu düşünse, çektiği elemlerin, o büyük tehlike yanında ne kadar az kalacağını anlar. Bahusus kendi kendine, «Eğer onlar doğru söylüyorkarsa ve ben böyle bir azabta kalırsam, ne yaparım? Rahatla geçirdiğim şu birkaç gün ne fayda verir. Doğru söylemiş olabilir de!» diyebilir.

Ebedin mânâsı şudur ki, bütün âlem buğdayla dolu olsa ve bir kuşa bir senede bir buğday tanesi yiyeceksin dense o buğday taneleri biter de, ebed yine hiç azalmaz. O hâlde, bu kadar uzun bir zaman devam eden azab, ruhanî de olsa nasıl çekilebilir? Dünyanın ömrü, onun yanında ne kadar kalır ki? Hiçbir akıllı kimse yoktur ki, bu düşüncede olsun da, ihtiyat [tedbir, sakınma] yolunu ve bu tehlikeden kaçmayı ister sıkıntı ile olsun, ister zan ile olsun, lüzumlu görmesin. Zira insanlar ticaret için denizlerde dolaşır, uzun yolculuklara katlanır ve çok sıkıntı çekerler. Bunları zan ile yaparlar. Eğer bir kimsede yakîn yoksa, zayıf bir zan da mı yoktur? O hâlde, kendine acıyorsa bunun ihtimal olmasına da ehemmiyet verir.

Bunun için Emîrü'l-mü'minin Hz. Ali (r.a.) bir dinsizle münazara ederken buyurdu ki: «Eğer senin dediğin gibi ise sen de ben de kurtuluruz. Fakat bizim söylediğimiz gibi ise, biz kurtulduk ve sen düştün, ebedî azabta kaldın». Emirü'l-mü'minîn Ali'nin (radıyallahü anh) böyle söylemesi, o mülhidin [imansız, dinsiz] zayıf aklına göre konuştuğu içindir. Yoksa sözünde ve itikadında şüpheli olduğu için değildir. Fakat yakîn olan yolun o mülhid tarafından anlaşılamayacağını anlamıştı.

O hâlde, dünyada âhiret azığıyla uğraşanlardan gayrisi gayet ahmaktır. Bunun da sebebi gaflet ve düşüncesizlik. Çünkü dünya şehvet ve arzuları, bunu düşünmelerine zaman bırakmıyor. Yoksa, yakîn ile ve zann-ı galib [galip ihtimal] ile, hattâ zayıf bir zan ile bilenlerin hepsine, akıl icabı, o büyük tehlikeden kaçmak, emniyetli ve ihtiyatlı bir yol tutup Allahü Teâlâ'nın dilemesiyle selâmete kavuşmak vâcib olur.

Müslümanlık unvanındaki kendini tanımak, Allahü Teâlâ'yı (Celle celâlühü ve azzame şânühû ve azze kibriyâühü ve la ilahe ğayruhû) tanımak, dünya ve âhireti tanımak kısımları tamam oldu.
Bundan sonra Müslümanlığın şartlarına başlayacağız. Inşâllahü'1-azizü vahdeh...

(1) 18 — Kehf: 57.

_________________

Only registred user can see link on this forum!
Registred or Login on forum!

Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder
Önceki mesajları göster:   
Başlığa cevap gönder    ~ h i d @ y e t ~ Forum Ana Sayfa -> İTİKÂD ve İMAN Tüm zamanlar GMT
Sayfaya git Önceki  1, 2, 3, 4
4. sayfa (Toplam 4 sayfa)

 
Geçiş Yap:  
Bu forumda yeni başlıklar açamazsınız
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız



Powered by phpBB © 2001, 2002 phpBB Group
Türkçe Çeviri: phpBB Turkey & Erdem Çorapçıoğlu
Arthur Theme

Abuse - Report Abuse
Powered by forumup.com forum gratis free, create open your free forum!
Created by Raulken of Hyarbor S.r.l.
TOS & Privacy.

Page generation time: 0.068