~ h i d @ y e t ~ ~ h i d @ y e t ~
" Müslüman müslümanın kardeşidir. "
~ h i d @ y e t ~
SSSSSS  AramaArama  KayıtKayıt  ProfilProfil  Üye ListesiÜye Listesi  Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları  Özel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapınÖzel mesajlarınızı kontrol etmek için giriş yapın  GirişGiriş 

Muhtasar İslam Tarihi - Hasan Arıkan
Sayfaya git Önceki  1, 2, 3
 
Başlığa cevap gönder    ~ h i d @ y e t ~ Forum Ana Sayfa -> TARİH ve DİĞER ŞAHSİYETLER
Önceki başlık :: Sonraki başlık  
Yazar Mesaj
hidayet
Admin
Admin


Kayıt: 05 Hzr 2006
Mesajlar: 2386

MesajTarih: Pzr Ağu 06, 2006 11:47 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder

TEBÜK GAZÂSI (Hicrî:9, M.:630)

Tebük Medîne ile Şam arasında bir yer olup, hicretin 9.yılı Receb ayında bir perşembe günü Hz.Peygamberimiz buraya bir sefer düzenlemiştir.

Bu târihlerde, Bizans İran'ı mağlub etmişti. İslâmın yayılmasına karşı koymak ve bu yayılmağı önlemek maksadıyla, İslâma bir darbe indirmek için Bizanslıların hazırlık yaptığı ve 40.000 kişilik bir ordu hazırladığı haberi gelince, Müslümanlarda derin bir teessür ve hiddet meydana getirdi.

O sene, Arabistan'da müthiş bir kuraklık ve kıtlık olmuştu. Hurmalar harâb olmuş, develer ölmüş, hayvanlar kırılmıştı. Müslümanlar imkansızlıktan, bu seferde son derece vâsıta, binit, yiyecek ve su sıkıntısı çektiklerinden, güçlükle hazırlanan bu orduya, «Ceyşü'l-Usreh (Güçlük Ordusu)», sefere de «Güçlük Gazvesi» denir.

Allah Rasûlüne, Rumların büyük bir ordu hazırladığı haberi gelince, Mekke'ye ve diğer Arap kabîlelerine, harbe iştirak etmeleri için haber gönderdi. Mevsim sıcak ve çok zor şartlar taşıyan bir devreydi.


Eshâbın Sahavet Yarışı

Allah Rasûlü'nün önceleri, gideceği gazveleri gizlemesi adetlerinden olduğu halde, bu seferi bütün Müslümanlara bildirmişti. Çünkü, bu öbür harplerden daha farklı bir harp olup, uzun bir yolculuk, kuvvetli bir düşman onları bekliyordu. Bunun için, iyi bir hazırlıkla düşman karşısına çıkmak için durumu Eshab'ına bildirdi. Zenginleri, orduyu techiz etmeğe teşvik etti. İşte bu noktada, Eshâbı Kirâm birbirleriyle adeta yarış ediyorlardı.

Hz.Osman (R.A.), zahîre yüklü 300 deve ile nakden 1000 altın verdi. Hz.Osman'ın bu hareketinden sonra, Allah Rasûlü'nün yüzü sevinçle doldu ve sürur içinde kaldı. "Ey Osman! Allah senin kıyâmet gününe kadar vuku' bulacak, gizlediğin açıkladığın bütün kusurlarını bağışlasın." diyerek duâ buyurdu.

Hz.Ömer (R.A), malının yarısını verdi. Allah Rasûlü, O'na da bereket duâsı etti.

Hz.Ebû Bekir (R.A.) ise elinde olan nesi varsa, herşeyini bu yola vakfetti. Yanında bulunan servetinin hepsini getirdi. Onu, kendisinden bile gizler gibi Peygamber Efendimiz'e usûlca verdi.

Allah Rasûlü; "Ya Ebâ Bekir! Ev halkına ne bıraktın." diye sordu.

Hz.Ebû Bekir; "Onlara, Allah ve Rasûlü'nü bıraktım." dedi.

Önceden içinden; «Ebû Bekir, beni her defa geçiyor. Ben de hayır yarışında bu def'a onu geçeyim.» diye niyet etmiş olan Hz.Ömer, Hz.Ebû Bekr'in hayır yarışında yine kendisini geçtiğini görünce hüngür hüngür ağlıyarak; "Vallâhi, Ey Ebû Bekir! Babam anam sana fedâ olsun. Hayır yolunda hiçbir yarış yapmadık ki, Sen onda beni geçmiş olmayasın. Ben, artık anladım ki, hiçbir şeyde Seni geçemeyeceğim." dedi.

Daha sonra Eshâbı Kirâm'dan her biri, mâli gücü ve îmânı nisbetinde, bu ûlvi Tebük seferi için mallarını infak ettiler. Abdurrahman ibn-i Avf, bu sefer için 100 okka altın, Hz.Abbas ve Talhâ bir çok şeyler infak ettiler. Asım ibn-i Adiyy, 1400 kilogramlık bir hurmayı infak etti.

Birçok kadınlar da imkanlarına göre, her şeylerini Allah ve Rasûlüne gönderdiler. Bâzı kadınlar, kollarındaki bilezikleri, kulaklarındaki küpeleri, göğüslerindeki gerdanlıkları, mescidde Peygamber Efendimiz'in önüne atıyorlardı. Allah Rasûlü de onlara en güzel bir şekilde duâ ediyordu.

Peygamberimiz, işini çok sıkı ve hızlı tuttu. Sefere çıkmak için ordugâhını Seniyyet-ül Vedâğ'da kurdu. Kadınlar ve çocuklar, Peygamber Efendimiz'i uğurlamak için buraya kadar geldi. Tebük Seferi için toplanan Müslümanlar, dîvan defterine sığmayacak kadar çoktu. Allah Rasûlü, ordugâhta namaz kıldırmakla, Hz.Ebû Bekir (R.A.)'i vazîfelendirdi. Medîne'de, Muhammed ibn-i Mesleme'yi yerine vekil bıraktı.

Peygamberimizle birlikte Seniyyet-ül Vedâğ'a kadar gitmiş olan Hz.Ali'ye; "Burada muhakkak ya ben oturacağım, ya sen oturacaksın." buyurup Ehl-i Beyt'in ihtiyaçlarını görmek üzere Medîne'de bırakınca, Hz.Ali ağlıyarak; "Yâ Rasûlellah! Beni çocuklar ve kadınlar içinde vekil mi bırakıyorsun?" dedi.

Peygamberimiz; "Bana göre Sen, Hz.Mûsa yanında Hz.Hârun mevkiinde olmağı, kabul etmiyor musun? Ancak benden sonra nebî yoktur." buyurdu.

Bunun üzerine Hz.Ali, hemen geri dönerek, öyle hızlı yürüdü ki ayaklarının kaldırdığı tozların havaya yükseldiği görüldü.


Tebük'e Hareket ve Tebük'te Geçirilen Günler

Peygamberimiz; Tâlhâ bîn-i Ubeydullah'ı, ordunun sağ cenah kumandanlığına, Abdurrahman bîn-i Avf'ı da sol cenah kumandanlığına tâyin etti. Sancaklar ve bayraklar bağlandı. En büyük sancağı Hz.Ebû Bekr'e, en büyük bayrağı da Zübeyr ibn-i Avvâm'a verdi. Diğer kabîlelere de sancaktar ve bayraktarlar tâyin etti. 10.000 at, 15.000 deve ile 30.000 kişilik mücâhit, perşembe günü yola çıktı. Tebük'e varıncaya kadar 19 yerde konaklayıp, oralarda mescidler kurdular. Son konakladıkları yer, Tebük mescidinin olduğu yer oldu.

Ordunun konakladığı yerde bir su vardı. Fakat, bu su çok az akıyordu. Koskoca ordunun bu sudan idâre etmesine imkan yoktu. Mücâhitler, sızan sudan elleriyle azar azar avuçladılar. Avuçlanan sular, bir su kırbasında toplandı. Fahri Kâinât Aleyhissselâm, onun içinde ellerini ve yüzünü yıkadıktan sonra, onu kaynağa geri döktü. Sonra kaynağa, ucu demirli üç asâ sapladı. Saplar saplamaz, üç yerden su kaynamağa, bol su gelmeğe başladı. Mücâhitler, sularını aldılar. Su öyle çoğaldı ki, bütün Müslümanlar ihtiyaçlarını gördüler. Allâh'ın yüce Rasûlü, Muaz ibn-i Cebel'e; "Senin hayâtın, buraların bahçelerle dolduğunu görmeğe umulur ki kâfi gelir." buyurdular.

Tebük kaynağı o zaman mücâhitlerin su ihtiyaçlarını karşılamağa yettiği gibi Peygamber Efendimiz'in haber verdiği üzere, oranın bahçe ve bostanlarla dolmasına vesîle oldu. Bunu Hz.Muaz gördü. Bu Allâh'ın yüce Rasûlü'nün mûcizelerindendi.

Peygamberimiz, Tebük mescîdinin kıblesine kendi eliyle bir taş koyup, o taşa doğru yönelerek; "Bu bizim kıblemizdir." buyurdu.

Müslümanlar'a öğle namazını kıldırdıktan sonra, cemâata dönerek; "İşte, Şam oradadır. İşte, Yemen de şuradadır!" buyurdu.

Büyük İslam ordusu, çok şiddetli bir yaz sıcağının altında, Tebük'e hareketinden günlerce sonra Ebû Hayseme, çok sıcak bir günde ev halkının yanına dönmüştü. Onun iki âilesi vardı. Onlardan her bireri çardaklarını, su serpip serinletmiş, kendisi için su soğutmuş, yemek hazırlamış bulunuyorlardı. Ebû Hayseme bostana girip, çardaklarının kapısı önüne dikildi. Kadınlarına ve kendisi için onların hazırladığı şeylere baktı. "Sübhânallah! Geçmişteki ve gelecekteki günahları bağışlanmışken, Rasûlüllah (A.S.) yakıcı güneşin ve rüzgârın içinde silâhını boynunda taşısın da Ebû Hayseme, serin gölgede yemeğe hazırlanmış, iki güzel kadının yanında mülkünün içinde oturup dursun. İnsaf mı bu?! Vallâhi Rasûllüllah (A.S)'a gidip kavuşmadıkça, hiçbirinizin çardağınıza girmeyeceğim. Hemen azığımı hazırlayınız." dedi.

Hazırladılar. Sonra, devesini yanına getirdiler. Ebû Hayseme, devesini çöktürdü. Kolanını sıkıladı. Azığını alarak Peygamber Efendimiz'i bulmak üzere yola çıktı. Yolda Umeyr ibn-i Veheb'e yetişti. O'da Peygamberimiz'i bulmak istiyordu. İkisi yoldaş oldular. Tebük'e yaklaşınca Ebû Hayseme, Umeyr ibn-i Veheb'e; "Ey Umeyr! Ben günahkârım. Sen ise günahsızsın. Benden geri kalmanda sana bir sakınca yok. Ben, Rasûlüllah (A.S.)'ın yanına senden önce varacağım." dedi. Umeyr öyle yaptı.

Ebû Hayseme hayvanını mahmuzlayıp, sürüp gitti. Peygamberimiz o sırada, Tebük'te konaklamış bulunuyordu. Ebû Hayseme Rasûlüllah'a yaklaştığı zaman, Müslümanlar; "İşte bakınız. Yolda bir süvâri geliyor." dediler.

Peygamberimiz; "Ebû Hayseme mi ola? Ebû Hayseme olmasını isterdim." buyurdu.

"Yâ Rasûlâllah, O Vallâhi Ebû Hayseme'dir." dediler.

Ebû Hayseme, devesini çöktürdükten sonra Peygamberimiz'in yanına gelip, selam verdi.

Peygamberimiz; "Ey Ebû Hayseme, sen helâka yaklaşmış, gitmiştin." buyurdu.

Ebû Hayseme, olup bitenleri haber verince, Peygamberimiz ona hayırla duâ buyurdular.

Yazın sıcağında çölü aşarak, Tebük'e gelen İslam ordusunun karşısına düşman çıkamadı. Rum ordusu, Müslüman'ların kuvvetini görüp, geri çekilmişti.

Allah Rasûlü de; "Onlar sûlh için ellerini uzatırlarsa, Sen de onlara uzat. Ve Allâh'a tevekkül et." âyetine dayanarak, onların arkasını tâkip etmedi. Burada bir müddet kaldı. Bâzı kabîleler gelerek, onlarla anlaşma yapıldı. Onlara, denizde ve karada eman verildi.

Bundan sonra, Peygamber Efendimiz Tebük'te Eshab'ını bir araya toplayarak, ileriye gitmek isteyip istemediklerini sordu.

Hz.Ömer; "Eğer emir Allah tarafından geliyorsa, buyrun gidelim." dedi.

Peygamberimiz de; "Eğer bu hususta, Allah tarafından emir bulunsaydı. Size danışmazdım." buyurdu.

Bunun üzerine Hz.Ömer şöyle dedi; "Yâ Rasûlellah, Rumlar sayıları pek çok olan bir toplulukturlar. Oralarda Müslümanlardan tek kişi bile yoktur. Görüyorsun ki; Siz ve size inananlar, onların yakınlarına kadar gelmiş bulunuyoruz. Bizim bu derece yaklaşmamız kendilerini korkutmuştur. Uygun görürseniz, bu yıl buradan geri dönelim. Bakalım ilerde Allah ne gösterecek."

Bu istişâre yapılmakta iken, Şam bölgesinde tâun hastalığı olduğunu haber verdiler. Bunun üzerine, Resulü Ekrem; "Taun olan yere girmeyiniz" buyurdu.

Tebük'te yirmi gün kaldıktan sonra geri döndüler.


Münâfıkların Bozgunculuğu

Zaman zaman, içlerindeki samimiyetsizlik ve hastalığı, dışarı atmaktan geri kalmayan münâfıklar, Tebük seferine çıkılmadan ve sefere çıkıldıktan sonra bir kısım söz ve hareketlerde bulundular. Münâfıklar, Müslümanlar arasına fitne sokmak, ayrılık çıkarmak maksadıyla, ihtiyarlık, hastalık, yağmur ve kışı bahane ederek Mescid'i Nebevî'ye devam edemediklerini ileri sürüp, Kuba mescidine karşı olmak üzere Medîne civârına bir mescid yaptılar. Fakat, niyet ve maksatları: Eshab'ı, Hz.Peygamberimizin arkasından ayırmak, mescîdinden uzaklaştırmak, cemâatı dağıtmak, bozgunculuk yapmaktı. Hıristiyan bir Medîne'li olan, Ebû Amir de münâfıkları bu işe teşvik etmiş; "Siz büyük bir mescid yapınız ve içine mümkün olduğu kadar da silah koyunuz. Ben de, Rum Kayseri'ne gidiyorum. Size külliyetli Rum askeri getiririm. Muhammed ile Eshab'ını Medîneden çıkarırız." demişti. Aralarında iyice anlaştıktan sonra bu fâsık Şam'a gitmiş, diğer münâfıklar da mescidlerini tamamlamışlardı.

Münafıklar, tam Tebük seferine çıkılacağı bir sırada Peygamber Efendimiz'e gelerek, kış şartları, ihtiyarlık ve hastalık gibi mâzeretlerle mescide gelemeyenler için bir mescid hazırladıklarını söyleyerek, Peygamber Efendimiz'in gelip içinde namaz kılarak, bu mescidi açmasını istemişlerdi. Peygamberimiz de, şimdi vakti olmadığını söyleyerek onların isteklerini yerine getirmemişti. Münâfıklar, hakîkatta bu mescidi, Müslümanlar arasına nifak tohumu saçmak ve onu sû-i kast yapmak için depo olarak kullanmağı da planlamışlardı. Böylesine kötü niyet ve gâye ile yapıldığından, buna «Mescîd-i Zırar» dendi.

Bu zırar mescîdi ve onu yapanlar hakkında Peygamber Efendimiz'e vahiy geldi. İndirilen Kur'ân âyetinde Cenâb-u Hakk, meâlen buyurdu ki: "Zarar vermek için, mü'minlerin arasına ayrılık sokmak için ve bundan önce Allah ve Rasûlü ile harp edenin gelmesini beklemek için bir binâ yapıp onu mescid edinenler ve «Bununla iyilikten başka bir şey kasdetmedik» diye muhakkak yemin edecek olanlar vardır. Allah, şehâdet eder ki onlar şeksiz ve şüphesiz yalancıdırlar. Sen onun içerisinde hiçbir vakit namaz kılma. Tâ ilk günde temeli tâkva üzerine kurulan mescid, Senin içinde kıyâmına elbette daha lâyıktır. Orada tertemiz olmalarını arzulamakta olan erler vardır. Allah da temizlenenleri sever. Binâsını, Allah korkusu ve rızâsı üzerine kuran kimse mi hayırlıdır, yoksa yapısını yıkılacak bir yerin kıyısına kurup da onunla birlikte cehennem ateşine çöküp giden kimse mi? Allah zâlimler gürûhuna hidâyet vermez. Onların kurdukları binâ kalplerinde temelli bir şek ve nifâka sebeb olacaktır. Meğer ki kalpleri ölümle parçalanmış olsun. Allah, herşeyi bilen, her yaptığını yerli yerince yapandır." (Sûre-i Tevbe, âyet 100-107).

Münâfıklar, Tebük seferine çıkılacağında, böyle sıcak günlerde yola çıkmayınız diye, halkı kışkırtıp, moralini bozmağa çalışıyorlardı.

Onlara; "Cehennemin harareti daha şiddetlidir." buyuruldu.

Münâfıkların başı Abdullah ibn-i Übeyy'ibn-i Selül de; "Roma devletini Muhammed oyuncak mı sanıyor? O'nun Eshâbı ile birlikte esir olacaklarını gözle görmüş gibi oluyorum." diyerek korku ve moral bozukluğu vermek istiyordu. Onun böyle konuşması Müslümanların canlarını sıkıyordu. İtikâdı yarım olanlar onun bu sözlerinde gerçek payları aramağa çalışıyorlardı. Aslında, onun sözlerinin gerçekle hiç bir ilgisi olmayıp, bunlar yalanın ta kendisi idi.

Niyeti bozuk olanlardan bâzıları, hakîkaten mahzur (özürlü) olmadıkları halde saçma sapan özürler beyân ederek, sefere katılmadılar. İtikâdı tam olanlar, kendilerine söylenen moral bozucu sözlere aldırmıyorlar, cihad ve gazâya gâyet istekli olarak, kemâli sür'atle sefere hazırlanıyorlardı. Öyle ki bâzıları zâhire ve eşyalarını yükleyecek deve bulamadıklarından, pek ziyâde mahzun olarak saatlerce ağlarlardı.

Bir ara sefer esnâsında, Rasûlü Ekrem'in devesi kaybolmuştu. Ordu içinde ve içi bozuk olanlardan birisi; "Muhammed, Peygamberim der. Yerlerden ve göklerden, haber verir. Kendi devesinin yerini bilmeyen kimse nasıl peygamber olur." demişti.

O vakit Rasûlü Ekrem Eshâbına; "Bir şahıs Benim hakkımda şöyle böyle diyor" diyerek, onun bu sözlerini anlattı. Ve; "Ben, vallâhi bir şey bilmem ancak Cenâb-u Hakk'ın bildirdiğini bilirim. Ancak şimdi Cenâb-u Hakk bana bildirdi ki deve şu anda fîlân vâdîde fîlân yerde, yuları bir ağacın dalına ilişip kalmış. Hemen gidip getirin" buyurdu.

Deveyi getirdiler. Rasûlü Ekrem Hazretleri'nin yolda iken devesine bakanlar iki kişiydi. Bunlardan biri Ammar ibn-i Yâser, diğeri de Huzeyfe'tübni Yemâni Hazretleri idi. Ammar ibn-i Yâser (R.A.) Hazretleri deveyi çeker, Huzeyfe'tübni Yemâni Hazretleri de geriden sürerdi.

Münâfıklardan 12 kişi aralarında Hz.Peygamberimiz'e sûikastta bulunmağı kararlaştırdılar. Geceleyin Akabe denen yerden geçerken ansızın üzerine atılarak öldürmeği planlayıp, yola pusu kurdular. Onların bütün bu kötü maksat ve tertipleri Allah Rasulü'ne, Cebrâil (A.S.) tarafından bildirilmişti. İhtiyatlı bulunup o yere geldikleri zaman, Rasûlü Ekrem bir karaltı görmüşlerdi. Bu karaltı, diğer karaltılara benzemiyordu. Çünkü, yerlerinde duramıyorlar, bir şeyler yapmak için fıkırdaşıyorlardı. Gizlenmiş olan bu münâfıkların gölgeleri de toprağa aksediyordu. Bunun üzerine Rasûlü Ekrem, Hz.Huzeyfe'ye onları göstererek, onları dağıtmasını istedi. Hz.Huzeyfe onları kısa bir zamanda dağıttı.

Bunların münafık olduklarını, sûikast ile geldiklerini Hz.Huzeyfe'ye haber verdi. Ertesi gün, Useyd ibn-i Hudayr (R.A.) Hazretleri bu vakâdan haberdar olunca ordu içinde ne kadar münâfık varsa îdam ettirmek istedi. Lâkin, Rasûlü Ekrem buna râzı olmadı. Ve; "Madem ki lîsanları ile Kelime-i Şehâdet getiriyorlar, onlara taarruz olunmak câiz olmaz." diye buyurdu.

Münâfıklar, kendilerini hiçkimsenin bilmediğini zannederler, yapmak istediklerini gizli yaptıklarını zannederlerdi. Oysa ki Rasûlü Ekrem, bütün münâfıkları bilirdi. Lâkin, îlân etmezdi. Fakat, sâdece Hz.Huzeyfe'ye münâfıkların isimlerini bildirdi. Bunun içindir ki Hz.Huzeyfe de bütün münâfıkları bilirdi. Hz.Huzeyfe, Rasûlü Ekrem'in mahrem-i esrârı idi. Hatta derler ki "Dünyâda ne kadar olmuş ve olacak şeyler varsa Rasûlü Ekrem ona beyân eylerdi".


Mescîd-i Zırar'ın Yıktırılması

Tebük seferinden dönerken, yolda, Peygamber Efendimiz'e Mescîd-i Zırar'ın kötü maksatla yapıldığı, kendine vahyolunan âyetle Mevlâ-i Zülcelâl tarafından beyân edildi. Peygamberimiz, Medîne'ye gelince, Mâlik ibn-i Dahşam ile Mean ibn-i Adiyy'il Aclâni ve bir kaç kişi daha göndererek mescidin yakılıp, yıkılmasını emretti. Onlar gidip o Mescîd-i Zırar'ı yıktılar. Mescid yakılıp yıkılınca, onun münâfık cemâatı da dağıldı.


Münâfıkların Te'siri İle Tebük Seferi'nden Uzak Kalanlar

Tebük seferi dönüşünde, bu gazâda bulunamamış mazaretsiz geri kalmış olanlar, çok pişman oldular. Onlar, böyle olacağını tahmin etmemişlerdi. Üstelik özürsüz geri kalmak onların canlarını daha da sıkmağa başlamıştı.

Tıpkı bundan önceki muhârebelerde olduğu gibi gelmeyenler, daha sonra Rasûlü Ekrem'in huzuruna çıkıyorlar ve özür dileyip hatalarının afvedilmesini istiyorlardı. Ordudan geri kalanların içlerinde bâzı şahıslar vardı ki onların afvedilmesine imkan yoktu. Zâten, onlar da işin ciddiyetini anlamışlardı.

Ebû Lübâbe Hazretleri'nin daha evvel yaptığı gibi bâzı Eshab, söyleyecek söz bulamadıkları için, kendilerini Mescîd-i Şerîf'in direklerine bağladılar. Gece gündüz ağladılar. (Kendilerini direklere bağlayan üç asker Sahâbi; Kâb ibn-i Mâlik, Merâret ibn-i Rebiğ ve Hilal'übni Ümmiye idi). Bunlar, Rasûlü Ekrem'in huzuruna çıkıp af dilediler. Rasûlü Ekrem de onları affetti.

Fakat, Rasûlü Ekrem bütün Eshab'ı daha önce, onlarla karışıp konuşmaktan menetmişti. 50 gün hiç kimse kendileriyle konuşmadı. Her üçü birer köşeye çekildiler. Türlü azaplar çekerek üzüldüler ve yaptıklarına def'alarca pişman olup, tövbe ettiler. Dünyâ onlara dar gelmiş, hayat kendilerine zindan olmuştu. Daha sonra, onların gâyet hâlisâne olan bu tövbelerinin kabul edildiğine dâir âyet indi. Cenâb-u Hakk bu büyük müjdeyi onlara tebşir etmek için Rasûlü'nü gönderdi. Eshâbı Kirâm, onları tebrik etmek için bölük bölük yanlarına geldiler. Allah, tövbelerini kabul ettiği için onları tebrik ediyorlardı.

Kâb'ı, Allâh'ın Rasûlü sürur içinde karşıladı ve O'na şöyle dedi: "Seni müjdelerim Ey Kâb! Annenden doğduğundan beri üstünden bu kadar acı gün geçmemiştir".

Kâb şöyle dedi: "Afv sizden mi, Allah'dan mı Yâ Rasûlellah?".

Peygamber Efendimiz; "Allâh'ın indinden." dedi.

Kâb sevincinden koşuyordu. Sanki kalbi yerinden oynamıştı. "Madem ki tövbem kabul olmuştur; malım, Allah ve Rasûlü için vakfolsun." dedi.

Allâh'ın Peygamberi şöyle buyurdu: "Malının birazını infak et. Gerisi senin için hayırlıdır".

Onlar, affedildikleri zaman çok sevinmişlerdi. Bundan böyle suç işlemeyeceklerini, Allah yolunda cihat etmekten kaçmayacaklarını herkes söyleyebilirdi.

Tebük Gazâsı'yla İslâmın kudret ve şevki her tarafta daha iyi anlaşıldı. Böylece, İslam dîni îmanlı mücâhitleri sâyesinde, yayıldıkça yayılıyor ve bütün dünyâya ışık verecek bir binânın temellerini atıyordu. Artık Hıristiyanlar, Bizans da bu kudret ve şevketin önünde boyun eğiyor, İslâma teslim oluyordu.


[1] [Kadisiyye; İran'da bir şehir ismidir]

_________________

Only registred user can see link on this forum!
Registred or Login on forum!

Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et
Yazar Mesaj
hidayet
Admin
Admin


Kayıt: 05 Hzr 2006
Mesajlar: 2386

MesajTarih: Sal Ağu 08, 2006 12:58 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder

Bâzı Ehemmiyetli Vak'âlar

Peygamber Efendimiz, bizzat bulunduğu son harp olan Tebük gazâsından sonra, etraftan gelen heyetleri kabul edip onlara icâb eden tâlimatları vermekle meşguldü. Dînin kemâle ermesini görmekten memnun ve sevinçli idi.

Rasûlü Ekrem Efendimiz, Receb-i Şerif ayı içinde bir gün, Habeş hükümdarı Necâşi'nin (Eshame'nin) vefâtını Eshâbına haber verdi ve Eshâbıyla birlikte gıyabında onun cenâze namazını kıldı. Çünkü o gizliden Müslüman olmuştu. Eshame, Peygamber Efendimiz'e yirmi günlük mesâfede (Kızıldeniz'in karşı yakasında) vefât ettiği halde bir mûcize olarak onun vefatını Peygamber Efendimiz anında Eshâbına haber vermişti. Daha sonra da Necâşi'nin hakîkaten vefât haberi geldi.


Peygamber Efendimiz'in Oğlu Hz.İbrâhim'in Vefâtı

Hicretin sekizinci yılı, Zilhicce ayında Rasûlü Ekrem'in Hz.Mâriye'den doğmuş olan oğlu Hz.İbrâhim, Hicretin 10.yılında Rebiülevvel ayının 10. salı günü vefât etti. Vefat ettiği zaman 16 aylıktı. (18 olduğunu söyleyen de vardır.)

Allah Rasûlü'nün evlâtlarından bâzıları çocukken vefât etmiş, bâzıları ise anne olduktan sonra vefât etmişler, hayatta yalnız sevgili kızı Hz.Fâtıma ile oğlu Hz.İbrâhim vardı. Fakat, O da hastalanmıştı. Peygamber Efendimiz, hasta yavrusunun yüzüne bakarak; "Allâh'ın takdirine karşı elden ne gelir, Yâ İbrâhim!" dedi. Gözlerinden yaşlar aktı. Nihâyet emr-i Hak vâki oldu. Gözleri yaşlarla dolan Peygamberimiz; "Göz yaşarır, kalp mahzun olur. Allâh'ın rızasına uygun olandan başka bir söz söyleyemeyiz. Ey İbrâhim! Seni kaybetme yüzünden derin bir hüzün içindeyiz." buyurdu.

Yanında Abdurrahman ibn-i Avf; "Sen de mi ağlıyorsun? Yâ Rasûlallâh!, böyle ağlamaktan halkı Sen men etmemiş miydin?" dedi.

Peygamber Efendimiz; "Ben, ancak kendisinde bulunmayan hasletleri sayıp dökerek, ölü üzerine bağıra çağıra ağlamaktan men ettim. Ben sizi, günah ve hamâkat olan iki bağırıştan (Nimete kavuşulduğu sıradaki eğlence, oyun bağırışı ile şeytan kavalından; Musîbet ve felâket sırasındaki bağırışla yüz göz tırmalamak, üst baş yırtmak ve şeytan şamatasından) men ettim. Benim bu ağlamam ise bir acımadan ibârettir. Acımayana acınmaz." buyurdu.

Hz.Peygamberimiz, oğlunun namazını kılarak toprağa verdi. Mezara nişan dikip; "Faydası da yok, zararı da, fakat, geride kalanı tatmin eder" buyurdu. Bir kırba su getirterek, onu kabrin üzerine saçtırdı.

O sırada güneş tutulmuştu. Halk, güneşin tutulmasını; "İbrâhim'in ölümü için tutuldu." diye yorumlamışlardı.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz; "Güneş ve ay Allâh'ın âyetlerinden iki âyettir ki, bunlar hiçbir kimsenin ne hayâtı ne de vefâtı için tutulmazlar. Bunları, tutulmuş gördüğünüzde hemen mescidlere sığınınız. Küsuf (tutulma) açılıncıya kadar Allâh'a duâ ediniz ve namaz kılınız." buyurdu.


Hz.Ümmü Gülsüm'ün Vefâtı

Şaban ayında, Rasûlü Ekrem'in kerîmesi ve Hz.Osman (R.A)'ın muhterem zevcesi Ümmü Gülsüm (R.Anha) Hazretleri, gözlerini hayata yumarak ebedî âleme göçtü. Ümmü Gülsüm'ün cenâze namazını Peygamber Efendimiz kıldırdı. Kabrinin başına oturdu. Gözleri yaşardı.

Peygamberimiz, Hz.Osman'a çok ağladığı bir sırada rastlayıp; "Ey Osman! Nedir bu hâlin? Niye ağlıyorsun?" diye sormuş.

O da; "Babam anam Sana fedâ olsun yâ Rasûlallâh! Benim başıma gelen kimin başına gelmiştir. Rasûlullah (A.S.)'ın kızı vefât etti. Sizinle aramızdaki kayınpeder ve damatlık alâkası da kesilmiş oldu. Onun için ağlıyorum." demişti.

Peygamber Efendimiz; "Hayır, bu hısımlığı ölüm temelli kesmez. Ancak boşama keser." buyurdu.


Münâfıkların Reisi Abdullah ibn-i Übeyy'ibn-i Selül'ün Ölümü

Tebük harbinden iki ay sonra Şevval ayında, münâfıkların başı, Abdullah ibn-i Übeyy'ibn-i Selül öldü. Oğlu çok samîmi bir Müslümandı. Cehennem ateşinden muhafaza için yalvarıp, Peygamber Efendimiz'in gömleğini aldı. Pederini onunla sardı ve defnetti.

Peygamberimiz, oğlunun hatırını da kırmayarak, hakkında duâ ve istiğfarda bulundu.

Bu esnâda Hz.Ömer; "Yâ Rasûlallâh! o sağlığında iken Seni hep kötüler ve Senin için şöyle şöyle derdi. Ona istiğfar edip, namazını kıldıracak mısınız?" diye îtirazda bulunmasına rağmen cenâze namazını kıldı.

Daha sonra şöyle buyurmuşlardır: "Allah bana münâfıklar için yetmiş kere istiğfar etsem de kabul olunmayacağını bildirdi. Ne yapayım, yetmişten fazla istiğfar edeyim ki Allah niyazımı dilerse kabul etsin."

Böylesi merhametli, târihte görülmemiştir.

Daha sonra, münâfıkların namazlarının kılınmayıp, kabirlerine gidilmemesi hakkında vahiy geldi. Cenâb-u Hakk; "Öyle küfürle gidenlerin, münâfıkların hiçbirisi için duâ ve istiğfar etme, namazını kılma, kabrine gitme." buyurdu.

Abdullah ibn-i Übeyy'ibn-i Selül, ehli İslam hakkında büyük bir belâ idi. Onun ölümünden sonra ve bir başkasının gelerek kendilerini idlal ve ifsad etmeleri durumu da ortadan kalkınca geride kalan münâfıklar Müslüman oldular. Bunların sayısı takriben 300 civarında idi.

Peygamber Efendimiz'in Eshâbdan Bâzılarını İslâmiyetin Yayıldığı Yerlere Vazîfelendirmesi

Hicretin 9.yılı sûlh ve sûkun yılıdır. Hicretin 10.senesi, İslam dîninin şöhreti Arap Yarımadası'nı çoktan aşmış ve diğer ülkelere ulaşmıştı. Oralardan elçiler geliyor ve Rasûlü Ekrem ile görüşüyorlardı.

Hz.Peygamberimiz, halka İslâmı öğretmek için etrafa insanları Hakka davet eden mürşidler gönderir, onlar güler yüz, tatlı söz ile halkın gönlünü fethederdi. Peygamber Efendimiz, onlara şu tâlimatı vermiştir: "Kolaylaştırın, zorlaştırmayın. Müjdeleyin, nefret ettirmeyin. Uyuşun, ihtilafa düşmeyin. Halka yumuşak davranın, şiddet göstermeyin."

Rasûlü Ekrem, Hâlid ibn-i Velid'i, Necran'a gönderdi. Onlar da İslâmı kabul ettiler. Hz.Hâlid, aralarında kaldı ve onlara Kur'ân-ı Kerîm'i öğretti. Onlardan bir heyeti Allah Rasûlü'nün yanına gönderdi.

Peygamber Efendimiz, onlara şöyle sordu: "Câhiliyyette, harpte nasıl gâlip gelirdiniz?".

Dediler ki: "Birleşirdik, ayrılmazdık. Hiç kimseye zulüm de etmezdik".

Peygamber Efendimiz, sözlerini tasdik etti ve onların başına emir olarak Zeyd ibn-i Hüseyn'i tâyin etti.

Daha sonra, Hz.Ali'yi Mezcih'e gönderdi ve O'na harp etmemesini tenbih etti. Ancak, düşmanlık yaparlarsa harp edilecekti. Hz.Ali'ye şöyle buyurdu: "Allâh'ın, Senin vâsıtanla birine hidâyet vermesi, güneşin üzerine doğup battığı her şeyden daha hayırlıdır."

Hz.Ali, onları İslâma dâvet etti. Fakat onlar okla mukabele ettiler. Bunun üzerine Eshab, saf oldu ve bir hücumda düşmanı hezîmete uğrattı. Ancak onları tâkip etmeyip bekledi. Zira onları hidâyete kavuşturmak istiyordu. Bilahare onlara yetişti, İslâma dâvet etti ve onlar da bu daveti kabul ettiler.

Peygamber Efendimiz, Yemen bölgesine Muaz ibn-i Cebel ve Ebû Mûsa'l Eş'ari'yi gönderdi.

Muaz ibn-i Cebel'e; "Sen, ehl-i kitab olan bir kavme gideceksin. Onlara, Allâh'ın bir olduğunu, Muhammed (S.A.V.)'in onun kulu ve Rasûlü olduğunu tebliğ et. Eğer onlar, buna inanırlarsa onlara, üzerlerine beş vakit namazın farz olduğunu haber ver. Ayrıca, zekat da üzerlerine farzdır ki sen bunu zenginlerden alıp fakirlere verirsin. Mazlumun bedduâsından sakın. Onunla Allah arasında perde olmaz." buyurdu ve "Ey Muaz! Sana bir dâva getirirlerse ne ile hükmedeceksin?" diye sordu.

Muaz da; "Allâh'ın hükmü olan Kur'ân'la hükmederim." dedi.

Peygamber Efendimiz; "Eğer Allâh'ın Kitâbında bulamazsan ne ile hükmedersin?" buyurdu.

Hz.Muaz; "Allâh'ın Rasûlü'nün sünneti ile hükmederim." dedi.

Peygamber Efendimiz; "Eğer orada da delil bulamazsan ne ile hükmedersin?" buyurunca,

Hz.Muaz; "O zaman Allah ve Rasûlü'nün hükümlerine göre re'yimle ictihat eder, karar veririm" dedi.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz çok memnun oldu. Mübârek elini onun sadrına vurarak şöyle buyurdu: "Allâhü Taâla'ya hamd olsun ki Rasûlü'nün Rasûlünü (elçisinin elçisini) O'nun râzı olacağı şeye muvaffak kıldı".


HZ.EBU BEKİR (R.A)'IN HAC EMİRLİĞİ

Artık Mekke fethedilmiş, müşrikler ortadan tamamen kaldırılmış ve bütün Kureyş îmâna gelmişti. Diğer kabîleler de teker teker îmâna geliyorlardı. Arabistan bölgesinde, Müslümanlara karşı koyacak müşrik bir kabîle kalmamıştı. Bütün Arap kabîleleri, Müslümanlığı kabul ederek gerçek yolu bulmuşlardı. Nasr Sûresinde verilen, o büyük müjdeler gerçekleşmişti. Hac zamanı gelmişti. Mekke fetholunduğundan, ilk defa serbestce hac yapılacaktı.

Peygamber Efendimiz, hacca gitmek üzere toplanan 300 kişi ile hac emîri olarak Hz.Ebû Bekir (R.A)'ı Mekke'ye gönderdi. Arkasından da tebliğatçı olarak, Hz.Ali'yi gönderdi. Hz.Ali, Kâbe'yi tavaf ve ziyâret işlerinin ne şekilde olacağını, Peygamber Efendimiz'den aldığı tâlimata göre açıkladı. Putperestlerin haccetmesi, Kâbe'nin çıplak tavaf edilmesi yasaklandı.


VEDÂ HACCI (Hicrî:10, M.:632)

Hicretin onuncu senesinde Peygamber Efendimiz, Mekke'ye gideceklerini ve hac yapacaklarını söylemişti. Zilkâde ayında hac hazırlığına başlandı. Arzu eden mü'minlerin gelmesi için, her tarafa haberler gönderdi. Onbinlerce Müslüman, büyük bir şevk ve heyacanla Medîne'ye toplandı.

Zilhicce ayına beş gün kala, Peygamber Efendimiz gusletti, güzel kokular süründü ve saçını taradı. Öğle namazı kılındıktan sonra, Ehl-i Beyt'i ve Eshâbı ile Medîne'den çıkıp Zülhuleyfe'ye vardı. Gece burada kaldı. Ertesi günü öğle namazından sonra, ihrama [1] girdi ve telbiyede [2] bulundular. Peygamber Efendimiz, yanındakilerle beraber kuşluk vakti Mekke'ye vardı.

Kâbe'yi görünce; "Ey Allâhım! Sen, bu Beyt'in şeref ve şânını, heybet, azamet ve iyiliklerini ve mehâbetini arttır." buyurdu.

Kâbe'yi yedi defa tavaf etti ve Hacerü'l-Esved'i [3] selâmladı. Makâm-ı İbrâhim'de iki rek'at namaz kıldı. Daha sonra, Zemzem Kuyusu'ndan su içti. Safâ ile Merve arasında yedi defa Sa'y yaptı.

Peygamber Efendimiz, Safâ tepesinde Beytullah'a nazar ederek, tevhid ve tekbir getirdikten sonra; Allâh'ın birliğini, mülkün ve hamd etmenin O'na âit bulunduğunu, hayâtı ve ölümü O'nun halk ettiğini, kudretini, vâ'dini ifâ ile yardım ettiğini ve düşmanları hezîmet ile dağıttığını beyânla duâlar etti ve bunları tekrarladı.

Zilhicce'nin sekizinci günü Peygamberimiz, Minâ'ya gitti. Orada geceledi. Dokuzuncu günü, Arafat'a geldi. Hacca iştirak eden Müslümanlar da bölük bölük gelerek, Arafat'da toplandılar. Mevsim, Mart ayı idi. Arafe günü Cuma'ya rastlamıştı. Hac, Cuma gününe rastladığı zaman Hacc-ı Ekber olur. Böylece, 124 bin olduğu rivâyet edilen mü'minlerle Hacc-ı Ekber yapıldı.

Peygamber Efendimiz, Arafat vâdisinin ortasında Kusvâ adlı devesi üzerinde müessir ve beliğ bir hutbe ile halka, dîni hükümleri tebliğ etti. Orada öğle ile ikindi namazını birleştirerek kıldı.

Câhiliyet devrinde, halkın işlerine geldiği şekilde ayların yerini, zamanını değiştirmeleri sebebiyle, hicretin dokuzuncu yılında Hz.Ebû Bekr'in (R.A.) emirliğinde yapılan Hac, Zilkâde ayında yapılmıştır. Peygamber Efendimiz'in hicretin onuncu senesinde bu Haccı ise normal zamanına tevâfık ederek Zilhicce ayında vukû bulmuştur. Böylece Allah Rasûlü, ayların, haccın zamanını yerli yerine yerleştirmiş ve böylece kıyamete kadar gelecek müslümanlar için hac efalı gerçek şeklini almıştır.


VEDÂ HUTBESİ

Hz.Peygamberimiz Muhammed'ül Mustafa (S.A.V.) Efendimiz Hazretlerinin bindörtyüz küsür sene evvel, son haclarında îrad buyurdukları bu hutbesi [4] , insanlık târihinin en ûlvi konuşmasını teşkil etmektedir. Cihânın en muazzam inkılâbının ana hatlarını ihtivâ etmektedir. İnsan haklarını yükseltmekte, insan şeref ve haysiyetini belirtmekte, gerçek hürriyeti îlan etmektedir. Her türlü istismarcılığa, fâizciliğe, ahlâksızlığa son vermekte, beşeriyet için sûlh, sükûn, huzur ve saâdet yollarını göstermektedir. Her insan, bunu öğrenmeli, bellemeli, buna uymalı ve yaymalıdır. Kurtuluş ancak bu yoldadır.

Mevlâ-i Zülcelâl'ın beşeriyete en son ve en büyük bir hidâyet meş'alesi, bir necat rehberi olarak göndermiş olduğu Hz.Muhammed (S.A.V) Efendimiz Hazretleri, saâdet ve selâmet yollarının anahtarlarını, son olarak bir defâ daha insanlığa tebliğ ve teslim eden, cihanşumûl, bu târihî hitâbelerinde, Allâhü Teâlâ'ya hamdü senâdan sonra buyurmuşlardır ki:

Ey insanlar!

Sözümü iyi dinleyiniz! Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada bir daha buluşamayacağım.

Ey İnsanlar!

Bugünleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu beldeniz nasıl mukaddes bir belde ise, Rabbinize kavuşuncaya kadar kanlarınız, mallarınız, ırzlarınız da öylece mukaddesdir, her türlü taaddî ve tecâvüzden masun, birbirinize haramdır.

Ey Eshâbım!

Yarın Rabbinize kavuşacaksınız ve bugünkü her hâl ve hareketinizden muhakkak sorulacaksınız. Sakın, Benden sonra, eski dalâletlere dönüp de birbirinizin boynunu vurmayınız!... Bu vasiyetimi burada bulunanlar, bulunmayanlara tebliğ etsin. Olabilir ki bildirilen kimse, burada bulunup da işitenden daha iyi anlayarak muhâfaza etmiş olur.

Ey Eshâbım!

Kimin yanında bir emânet varsa onu sâhibine versin. Borç mutlaka yerine verilecektir. Kiralanan şey sâhibine iâde edilecektir. Hediyeler, hediye ile karşılanır. Başkalarına kefil olanlar, kefâletin mes'ûliyetini de üzerine almış olur.

Câhiliyet devrine âit fâizin her çeşidi mülgâdır, ayağımın altındadır. Lâkin, borcunuzun aslını vermek gerektir. Ne zulmediniz, ne de zulm olununuz. Allâh'ın emri ile fâizcilik, artık yasaktır. Câhiliyyetten kalma bu çirkin âdetin her türlüsü ayağımın altındadır. İlk kaldırdığım fâiz; Abdülmuttalib'in oğlu amcam Abbas'ın fâizidir.

Ey Eshâbım!

Câhiliyet devrinde güdülen kan dâvâları da kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan dâvâsı; Abdulmuttalib'in torunu Rebîa'nın kan dâvâsıdır. Câhiliyyetten kalan örf ve âdetler de kaldırılmıştır. Ancak, Kâbe'ye dâir sidânet (hizmetçilik) ve hacca gelenlere sâkilik yapma âdetleri bâkidir.

Kasıtla öldürülen, kısas edilecektir. Sopa ve taşla öldürülen ise kasten öldürülmüşe benzer. Sopa ve taşla öldürülenin yüz deve diyet hakkı vardır. Bunu arttıran câhiliyyet devrinin insanı gibidir.

Ey İnsanlar!

Artık şeytan, sizin şu topraklarınızda nüfuz ve saltanatını kurmak kudretini ebediyyen kaybetmiştir. Fakat, size bu saydığım şeyler haricinde, küçük gördüğünüz işlerde ona uyarsanız, onu memnun edecektir. Dîninizi korumak için bunlardan hazer ediniz.

Ey İnsanlar!

Haram ayların yerlerini değiştirip ertelemek, inkarcılıkta gerçekten ileri gitmektir. Kâfirler böylece sapıyorlar. Allâh'ın haram kıldığı ayların sayısına uydurmak için onu bir yıl haram, bir yıl helâl sayıyorlar. Böylece, Allâh'ın haram kıldığını helâl saymış oluyorlar.

Zaman, Allah (C.C.)'nün gökleri ve yeri yarattığı günden bu yana aynı şekilde devam ediyor. Hakîkatte, Allah katında ayların sayısı, gökleri ve yeri yarattığı günden bu yana 12 aydır. Bu hakîkat, Allâh'ın kitâbında mevcuttur. Bu aylardan dördü, harem aylarıdır. Bunlardan üçü, birbirini tâkip ederler. Yalnız biri tekdir. Birbirini tâkip edenler; Zilkâde, Zilhicce ve Muharrem'dir. Cemaziyel-Âhir ile Şaban arasında bulunan Recep ayı ise tek olan harem aydır.

Ey İnsanlar!

Kadınlara hayırla muâmele etmenizi ve Allah'dan korkmanızı tavsiye ederim. Çünkü onlar emriniz altındadır. Siz kadınları Allah emâneti olarak aldınız ve onların nâmuslarını ve iffetlerini Allah adına söz vererek helâl edindiniz. Şunu biliniz ki; Sizin kadınlar üzerinde haklarınız, onların da sizin üzerinizde hakları vardır.

Sizin kadınlar üzerindeki haklarınız; yatağınızı yabancılardan korumaları ve müsâadeniz olmadıkça, hoşlanmadığınız bir kimsenin evinize girip, oturmasına müsâade etmemeleridir. Hiçbir kadın erkeğinin izni olmaksızın evinden bir şey harcayamaz! (Eshâbdan bâzıları; «Yemek de mi veremez?» deyince, Rasûlullah (S.A.V.) şöyle buyurdu: «Yemek insanların en üstün malıdır».) Şâyet kadınlarınız, bu yasaklardan birini yaparlarsa; onlardan ayrı yatın ve yaralamadan, berelemeden dövüp vazgeçirin. Eğer size itaat ederlerse, onların aleyhine yürümek için başka yol aramayın, daha ilerisine geçmeyin.

Kadınlarınızın da sizin üzerinizdeki hakları; mağruf olan şekliyle (şer'i ahkama göre), her türlü yiyecek ve giyeceklerini temin etmenizdir.

Kölelerinize [5] gelince; onlara yediğinizden yedirmeğe, giydiğinizden giydirmeğe dikkat ediniz. Affedemeyeceğiniz bir hata yaparlarsa asla eziyet etmeyiniz! Onları satılığa çıkarınız. Çünkü onlar da Allâh'ın kullarıdır.

Ey Mü'minler!

Sözümü iyi dinleyiniz, iyi anlayınız ve iyi muhafaza ediniz! Muhakkak ki Rabbiniz birdir. Babalarınız da birdir. Hepiniz Âdem'densiniz, Âdem (A.S) da topraktandır. Müslüman Müslümanın kardeşidir ve böylece bütün Müslümanlar kardeştirler. Allah katında en hayırlınız, Allah'dan en çok korkanınızdır. Arabın Aceme, Acemin de Arapa, sarı ırkın siyah ırka, siyah ırkın da sarı ırka üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvâ iledir. Din kardeşlerinize âit olan herhangi bir hakka tecâvüz, başkasına helâl değildir. Meğer ki gönül hoşluğu ile kendisi vermiş olsun.

Haksızlık da yapmayın! Haksızlığa boyun da eğmeyin!

Ey Eshâbım!

Nefislerinize de zulmetmeyiniz. Nefislerinizin de üzerinizde hakkı vardır.

Ey İnsanlar!

Allah'dan korkun. Halîfe olarak başınıza; burnu kulağı kesik bir köle dâhi seçilmiş olsa, Allâh'ın Kitâbı'yla hükmettiği müddetçe onu dinleyin ve ona itaat edin.

Ey İnsanlar!

Allah, her hak sâhibine hakkını Kur'ân'da vermiştir. Vâris için vasiyyete lüzum yoktur. Mirasçının haricinde olanlara vasiyyetse, terekenin (geride bıraktığının) sâdece üçte biri hududunda caizdir.

Çocuk kimin döşeğinde doğmuş ise, ona âittir. Zinâ eden için mahrûmiyyet vardır. Bunların hesapları Allâh'a âittir. Babasından başkasına neseb iddiâ eden soysuz veya efendisinden başkasına intisâba kalkan nankör, Allâh'ın gazâbına, meleklerin ve bütün insanların lânetine uğrasın! Cenâb-u Hakk, bu gibi insanların ne tövbelerini, ne de adâlet ve şehâdetlerini kabul eder. Böyle bir kişiden ne mal, ne de can fedâkârlığı kabul edilemez!

Ey İnsanlar!

Her suçlu kendi suçundan bizzat kendisi mes'ûldür. Hiçbir babanın işlediği suçun cezâsını evlâdı çekemez. Hiçbir evlâdın suçundan da babası mes'ûl edilemez.

Ey İnsanlar!

Size bir emânet bırakıyorum ki siz ona sıkı sarıldıkça yolunuzu hiç şaşırmazsınız! O emânet, Allâh'ın Kitâbı Kur'ân ve O'nun Elçisinin Sünnetleridir.

Ey Mü'minler!

Allah'dan korkun! Beş vakit namâzınızı kılın! Ramazan ayındaki oruçlarınızı tutun! Mallarınızın zekâtını verin! Sizden olan emirlerinize itâat edin ki Rabbinizin cennetine giresiniz.

Ey İnsanlar!

Ben, hepinizden önce Kevser Havuzu'na varacağım. Sizin çokluğunuzla diğer ümmetlere iftihar edeceğim. Benim yüzümü kara etmeyin. Ben birtakım insanları kurtaracağım. Bir takımları da benim kendilerini kurtarmamı isteyecekler,

Ben; "Yâ Râb! Bunlar, Benim Eshâbımdandır, bunlar da «ÜMMETİM» diyeceğim.

Allâhü Teâlâ ise; "Sen, onların Senden sonra ne yaptıklarını bilmezsin!" diyecek.

Ey Nas!

Aşırı gitmekten sakının. Geçmiş ümmetlerin mahvolmalarının sebebi; dinde aşırı gitmeleri idi. Hac usullerini benden öğrenin!

Bundan sonra Rasûlülllah, uzunca DECCAL'ı anlattı. Nihâyet şöyle buyurdu:

Allâh'ın gönderdiği her peygamber, ümmetini bu Deccal ile korkuttu. Nuh ve O'ndan sonra gelen peygamberler de bu Deccal ile ümmetlerini korkuttular. Deccal sizin devrinizde çıkacak. Şâyet Deccal'ın alâmetlerinden bir kısmını bilmiyorsanız, Rabbinizi de bilmiyor değilsiniz. (Rasûlüllah bu sözü üç kere tekrar buyurdular.)

Sizce mâlûmdur ki Rabbiniz'in bir gözü kör değildir. Halbûki Deccal'ın bir gözü kördür. Onun kör olan gözü üzüm tanesi gibi dışarı fırlamıştır.

Ey Nâs!

Yarın Beni sizden soracaklar. Ne diyeceksiniz? Risâletimi tebliğ ettim mi? İlâhi vazîfemi yaptım mı?"

Bütün Eshâbı Kirâm; "Evet, yemin ederiz, Allâh'ın risâletini tebliğ ettin, vazîfeni yaptın. Bize vasiyyet ve nasîhatte bulundun. Böylece şehâdette bulunuruz." dediler.

(Bunun üzerine Rasûlü Ekrem (S.A.V.) mübârek şehâdet parmağını göğe kaldırıp sonra da cemâat üzerine çevirip indirerek;)

ŞÂHİD OL YÂ RAB! ŞÂHİD OL YÂ RAB! ŞÂHİD OL YÂ RAB!


Peygamber Efendimiz'in Veda Hutbesi'ni, aynen nakletmeğe çalıştık. İşte fertler ve cemiyetler için salâh, sükûn ve huzur; Rasûlüllah Efendimiz'in son Vedâ Hutbesinde beyân ettiği, bu insan haklarının hakîki anayasasındaki prensiplere bağlı olmakladır.

Târihle de sabit olmuştur ki; O büyük Peygamberin vâ'z ettiği, bu pek ûlvi düstûrlara râbıtâsını muhâfaza eden cemiyetler, fertler, Müslüman milletler mes'ud ve müreffah bir hayat yaşamışlardır. Bu prensiplere sırt çevirenler, felâket ve huzursuzluğa gömülmüş ve gömülmektedirler. Bugün, milletçe özlenen gerçek huzurdan mahrum olmamız; bu prensiplere bağlılığımızın zayıflaması ve sarsılması ile izâh edilebilir. Huzur! huzur! diyenler, evvela huzûrun ne ile kazanılabileceğini bilmelidirler. Şurası muhakkaktır ki huzur, dünyâ ve âhirette mes'ud yaşamak, bu İslam umdelerine bağlı kalmak ve bağlılığımızı kuvvetleştirmekle mümkindir. Kurtuluş ancak bu yoldadır.

Selâm bu yolda olanlara, yazık bu kûdsi yolun dışında kalanlara.

_________________

Only registred user can see link on this forum!
Registred or Login on forum!

Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et
Yazar Mesaj
hidayet
Admin
Admin


Kayıt: 05 Hzr 2006
Mesajlar: 2386

MesajTarih: Prş Ağu 10, 2006 7:01 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder

HİCRETİN ONBİRİNCİ SENESİ

Artık, İslâmiyet Arabistan'da kökleşmişti. İslam dîni, yarımadanın dîni olmuştu. Şimdi sıra, dış ülkelere İslâmı yaymaya gelmişti. Gerçi, bâzı yalancı peygamberlik iddiâsında bulunan, huzursuzluk çıkarmak isteyenler olmuştu. Fakat, zâten yalancı idiler. Tutunamayacaklardı. Onlar tepelenip, şerleri bertaraf edildi. İslam dînini duyan ve kabul edenlerden Peygamber Efendimiz'e muhtelif yerlerden heyetler geliyordu. Peygamber Efendimiz'i görüyor, ziyâret ediyor, öğrenmek istediklerini sorarak, cevaplarını alıyorlardı.

Rasûlü Ekrem, Veda Haccı'ndan sonra Medîne'ye dönmüştü. Cenub bölgesini hiç düşünmüyordu. Tek düşündüğü taraf, şimal bölgesi idi. Hâlid ibn-i Velid'in kazanmış olduğu zaferden sonra kaçarak gidenler, tekrar gelip oralarda at koştururlarsa, bu iyi olmayacaktı. Romalılar, her an büyük bir ordu ile Müslümanların aldıkları yerleri almak üzere gelebilirlerdi.


ÜSÂME ORDUSU

İşte bunun için Peygamber Efendimiz; Hz.Ebû Bekir, Hz.Ömer, Ebû Ubeyde ve Sa'd (R.A.) gibi Eshâbın büyüklerinin de bulunduğu bir ordu hazırladı. Bu ordunun da kumandasını Üsâme bîn-i Zeyd'e verdi.

Hz.Üsâme, Peygamber Efendimiz'in çıkardığı bu son orduya kumandan tâyin edildiği zaman, 19 yaşında idi. Böyle gencecik yaşta birinin emir tâyin edilmesi, ileri geri konuşmalara sebeb oldu.

Bu hâl Peygamber Efendimiz'e ulaşınca hiddetlenen Rasûlüllah Efendimiz, minbere çıktı ve şöyle hitâb etti: "Üsâme'nin kumandanlığına dil uzatırsanız, daha önce babasının da kumandanlığına tân etmiş olursunuz. Babası Zeyd, kumandanlığa lâyık olduğu gibi, oğlu da lâyıktır. Babası nasıl en sevdiğim ise Üsâme de en sevdiklerimdendir. Size lâzım olan benim tensibim üzerine O'nun emrine bağlanmaktır. Çünkü O, sizin ehliyet ve iyilik sâhibi olanlarınızdandır".

Ordu hazırlanmıştı. Hareket emrinin gelmesi bekleniyordu. Rasulü Ekrem, ordunun başına geçen Üsâme'ye şöyle demişti: "Babanın şehid olduğu yere git ve düşmanları atlara çiğnet."

Bir gün sonra da Peygamber Efendimiz hastalanarak yatağa düştüler. Buna rağmen, yatağından kalkarak sancağı Üsâme Hazretlerine verdi. Üsâme sancağı öptükten sonra, Büreyde Hazretlerine verdi ve Medîne haricine çıkarak ordu karargâhını kurdu. Burada biraz da olsa bekleyecekler daha sonra hareket edeceklerdi.

Rebiûlevvel ayının 12. Pazartesi günü, Hz.Usâme, Peygamber Efendimiz'in tensibi üzerine kuşluk vaktinde orduya hareket emrini verdi. Ancak bu sırada, Peygamber Efendimiz'in irtihâl haberi geldi. Bunun üzerine Hz.Üsâme, yanında Hz.Ömer ve Hz.Ebû Ubeyde olduğu halde Medîne'ye döndü. Sancaktar Büreyde, sancağı Rasûlü Ekrem'in Hâne-i Saâdetlerinin kapısına dikti.

Hz.Ebû Bekir halîfe seçildiği vakit, Hz.Büreyde'ye, sancağın Hz.Usâme'nin evine götürülmesini ve gâzâ zamanına kadar açılmamasını emretti. Bu demek oluyordu ki Rasûlüllah'ın hazırladığı ordu, vazîfesini yapacaktı.

Hz.Üsâme, kendisine verilen vazîfeyi yerine getirmek için hemen sancağı alarak şehrin dışına çıkıp ordu karargahını tekrar kurdu. Bunu duyan Müslümanlar da hazırlanarak tekrar orduya katıldılar. Bâzı Müslümanlar, Üsâme'nin çok genç olduğunu ileri sürerek değiştirilmesini istediler.

Hz.Ebû Bekir (R.A.); "Ben onu nasıl değiştirebilirim, onu Allah Rasûlü tâyin etti." diye cevap verince, onlar da hemen isteklerinden vazgeçtiler.

Hz.Ebû Bekir, şehrin dışına çıkıp Hz.Üsâme'yi atına bindirdikten sonra, onunla beraber yürümeğe başladı. Hz.Üsâme atın üzerinde idi. Amma Hz.Ebû Bekir yaya yürüyordu. Hz.Üsâme bundan müteessir olarak; "Ey Mü'minlerin Emiri! Ya Sen de bin veya Ben de yaya yürüyeyim." dedi.

Hz.Ebû Bekir (R.A.); "Ben binmeyeceğim, sen de inmeyeceksin. Allah yolunda biraz benim de ayaklarım tozlansın." buyurdu. Belli bir yere kadar orduyla gelen Hz.Ebû Bekir (R.A.), nihâyet onları uğurlayacak mahâlle gelmişti. Son olarak Üsâme Hazretlerine şöyle dedi: "Allah selâmet versin. Git! Peygamber Efendimiz sana nasıl dediyse, öylece yap. Başka türlü hareket etme!".

Hz.Ebû Bekir (R.A.), yapılacak çok işlerin olması sebebiyle Hz.Üsâme'den, Hz.Ömer'i bırakmasını ricâ etti. Hz.Üsâme de bunu kabul etti ve Hz.Ebû Bekir, Hz.Ömer'le Medîne'ye döndü. Ordu Şam tarafına gitti.

Müşrikler o taraflarda son zamanlarda cirit atıyorlardı. Hz.Üsâme, onların hepsini temizledikten sonra, babasının katilini de buldu ve katletti. Birçok ganîmet ele geçirdi. Ordunun içindeki Müslümanlar çok memnundular. Müşriklerin korkak olması ve gâyelerinin olmaması, Müslümanların işlerini daha da kolaylaştırıyordu.

Böylece Peygamber Efendimiz'in son olarak hazırladığı ve ilk halîfenin gönderdiği ilk ordu Üsâme ordusudur. Allâhü Teâlâ onların hepsine yardım ederek muzaffer kıldı.


PEYGAMBER EFENDİMİZ'İN İRTİHALLERİ (Hicrî:11, M.:632)

Peygamber Efendimiz, bu fâni dünyâdan göçeceği zamanın yaklaştığını anladı. Safer ayının 19.gecesi kimseye sezdirmeden, Bakî mezarlığına giderek, orada yatan Eshâbını selamladı ve; "Yakında biz de aranızda olacağız." dedi.

Mezarlıktan dönünce hastalığı arttı. Hz.Âişe, O'na başının ağrıdığını söyleyerek, "Vay başım!" dedi.

Buna Peygamber Efendimiz, şu karşılığı verdi: "Yâ Âişe! Senin değil, asıl benim vay başım. Senin başının ağrısı geçer gider. Baş ağrısı, benimkidir." buyurarak irtihâlinin yaklaştığını işâret etti.

Hastalık günden güne artıyordu. Buna rağmen mescide çıkıp namazda imam oluyordu. Bir gün dermansız kalınca Hz.Ebû Bekr'in cemâata imam olmasını emretti. Hz.Ebû Bekir cemâate üç gün imamlık yaptı.


Nesi Varsa Sadaka Veriyor

Hastalığı sırasında, Ezvâcı Tâhirât'ın yanlarında nöbetle kalıyordu. Hastalığı ağırlaşınca, izin isteyerek Hz.Âişe (R.Anha)'nın odasında istirahat etmeğe başladı. Yedi dirhem parası vardı. Bunları sadaka vermelerini söyledi. Hastalığı ile meşgul olduklarından telaşla unutmuşlar, dağıtmamışlardı. Bir ara hastalığı hafifleyince; "Paraları ne yaptınız?" diye sordu.

Hz.Âişe; "Duruyor" dedi.

Onları getirtti. Avucuna alarak; "Bunlar elde dururken ölürsem, Allah hakkındaki îtikâdım nice olur?" dedi ve hepsini fakirlere sadaka olarak dağıttırdı.

Vefâtında nakit olarak hiç parası kalmadı. Biraz ev eşyası ve malı vardı. Zevcelerine hisselerini ayırdıktan sonra, kalanını müsâfirlere, gelen heyetlere, yoksullara, yolculara sarf olunmak üzere vasiyet etti. Nesi varsa ümmetine bıraktı. Başka geriye mal bırakmadı.

Kalan eşyaları ise şunlardı: Elbisesi, iki kilim, bir çarşaf, birkaç su kabı, tarak, makas, misvak ve yattığı sediri. Bu eşyalar zarûri ihtiyaçlardı. Bir de gümüş mührü vardı. Mührün üzerinde; «Muhammed-ün Rasûlüllah» yazılı idi.

Bu mührü daha sonra, Hz.Ebû Bekir, Hz.Ömer ve Hz.Osman kullanmıştır.


Kızı Hz.Fâtıma İle Başbaşa

Hz.Fâtıma, her gün gelerek, Hz. Âişe'nin odasında yatmakta olan babasını ziyâret ederdi. Hayatta kalmış tek evlâdı o idi. Bir def'asında Hz.Fâtıma; "Kim bilir ne acılar çekiyor babacığım." deyince,

Allah Rasûlü, O'na; "Babasının sevgili kuzusu! Bugünden sonra babacığın hiç acı çekmeyecek." cevabını verdi. Bu söz, bu elem dünyâsından göçeceğine işâretti.

Yine bir defâsında, Peygamber Efendimiz, kızı Hz.Fâtıma'yı yanına çağırarak, kulağına bir şeyler söyledi, Hz.Fâtıma ağladı. Tekrar bir şey söyleyince, tebessüm etti.

Hz.Âişe sordu. Hz.Fâtıma şöyle cevap verdi: "Önce ölüm haberini duyunca üzüldüm ve ağladım. Sonra «Ehli Beyt'imden ilk yanıma gelen sen olacaksın.» buyurunca, O'na tekrar yakında kavuşacağım için sevindim." dedi.

Zerâfet timsâli Hz.Fâtıma, babasından altı ay sonra Rahmet-i Rahmân'a kavuştu. Fakat, arkasında Allah Rasûlü'nün kokusunu taşıyan Hz.Hasan ile Hz.Hüseyin'i bıraktı.

«Allâh'ın selâmı, bereketi ve mağfireti onların üzerine olsun.»


Hastalığı Esnâsındaki Hutbeleri

Kâinâtın Efendisi, hastalığı esnâsında, birkaç defa Eshâbına nasîhatlarda bulundu. Ensar ile Muhâcirlerin kardeşçe geçinmelerini tavsiye etti ve şöyle buyurdu: "Benim irtihâlimi düşünüp telâş ediyormuşsunuz. Hiçbir peygamber ümmeti içinde ebedî kaldı mı ki, ben de kalayım. Ben Hak Teâlâ'ya kavuşacağım ve buna hepinizden ziyâde lâyıkım. Ben size şefkatli ve merhametliyim. Sizler yine bana kavuşacaksınız. Buluşacağımız yer Havz-ı Kevser kenarıdır. Her kim orada Benimle buluşmak isterse, elini ve dilini kötülüklerden tutsun.

Ey halk!

Günah ve mâ'siyet, ni'metin değişmesine sebep olur. Eğer halk, yâr ve mûti olursa, emirler, âmirler ve baştakileri de öyle olur. Eğer halk fâcir olursa, onlar da ona göre olur."

Rasûlü Ekrem, Mescîd-i Nebevî'nin minberine oturarak; "Allâhü Teâlâ, bir kulunu dünyâ ile âhiret arasında serbest bırakmıştır, kul da âhireti seçmiştir." buyurdu. Bu ifadeleri ile Peygamber Efendimiz kendisini kasdedip irtihallerine işaret buyuruyorlardı.

Hz.Ebû Bekir, Rasûlü Ekrem'in ne demek istediğini anlamış ve ağlıyarak şöyle demişti: "Annelerimiz, babalarımız sana fedâ olsun Yâ Rasûlellah".

Peygamber Efendimiz, onun sözlerini keserek halka nasîhat etmeğe başladı. Hz.Ebû Bekir'den çok memnun olduğunu söyledi. "Sohbetinde ve malında bana emniyetli insan Ebû Bekir'dir. Eğer bir dost edinseydim, mutlaka Ebû Bekr'i edinirdim. Fakat, İslam kardeşi edindim." buyurdu.

Mescide açılan bütün kapıları kapattırdı. Yalnız, Ebû Bekr'in kapısını kapattırmadı. Daha sonra odasına girdi.

Bir gün Hz.Ebû Bekir sabah namazını kıldırırken, Allah Rasûlü kendinde bir hafiflik hissederek mescide geldi. Müslümanların namaz manzarası onu çok memnun etti. Onların toplulukları ile kalbi mutmain oldu. Kendinden sonra, Hz.Ebû Bekri'nis Sıddık (R.A.) gibi bir kimsenin, O'na hâleflik etmesine çok sevinerek tebessüm etti. Eshab ise, Yüce Rasûl'ü görünce sevinçlerinden namazlarını bozacaklardı. Allah Rasûlü'nü artık iyi oldu zannettiler. Hatta, Hz.Ebû Bekir birazcık geri çekildi. Peygamberimiz, onu sırtından öne doğru iterek sağ yanına oturdu. Eshâbıyle namazını edâ etti. Namaz bitince Eshâbına dönerek kuvvetli bir sesle şöyle hitâb etti:

"Ey insanlar!

Ateş yakıldı. Fitne gece karanlığının gelişi gibi yaklaştı. Ben Kur'ân'ın helâl ettiğini helâl, haram ettiğini haram ettim. Allah, Peygamberlerinin kabirlerini mescid edinen kavme lânet etti".

Bununla Peygamber Efendimiz, kabirleri çok fazla büyüterek, putçuluğa gidilmesini önlemeğe işâret ediyordu. Allah Rasûlü, Eshâbının terbiyesini hiçbir an bile ihmal etmemişti. Hatta ölüm döşeğinde bile.


Vasiyetnâme Yazdırmak Arzusu

Rasûlü Ekrem, hastalığı ağırlaştığı zaman bir şey yazdırmak düşüncesiyle kâlem kağıt istedi. Ne yapacağını anlamadıkları için; «Acaba hastalığın te'siri ile mi yapıyor» diye konuşanlar oldu. Hastalığı hâlinde O'nu rahatsız etmeyelim dediler. Bunun üzerine yazdırmak istediği yazılmadan kaldı.


Acaba ne yazdıracaktı?

Üstazlarımızın beyânı odur ki; «Men kâle lâ İlâhe İllallâh Muhammed-ün Rasûlüllâh, hâlisan ve muhlisan dehâle'l-Cenneh (Her kim ki hâlisan ve muhlisan lâ İlâhe İllallâh Muhammed-ün Rasûlüllâh, derse Cennete dâhil olur.)» yazdıracaktı. Çünkü daha evvel Kelime-i Tevhid'den konuşmuştu.


Mübârek Ağzından En Son İşitilen Söz

Kâinât'ın Yüce Efendisi, hicretin onbirinci senesi, Rebîulevvel ayının 12. Pazartesi günü duhâ (kuşluk) vaktinde, dünyâ âleminden âhiret âlemine intikal etti (8 Haziran 632). Mübârek ağzından en son işitilen söz; "Refîki A'lâ'ya, Refîki A'lâ'ya! (En büyük dosta, En büyük dosta)" demek oldu.

Melekler selâmlayıp sevinmeğe, mü'minler de ağlayıp üzülmeğe başladılar.

Memâtın da hayâtın gibi temiz ve pâk Yâ Rasûlallâh.

Sonsuz salât ve selâm; Peygamber Efendimiz'e, O'nun Ehl-i Beyt'ine ve bütün Eshâbı'na olsun. ( Â m î n )

_________________

Only registred user can see link on this forum!
Registred or Login on forum!

Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et
Yazar Mesaj
hidayet
Admin
Admin


Kayıt: 05 Hzr 2006
Mesajlar: 2386

MesajTarih: Prş Ağu 17, 2006 8:27 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder

SON VAZİFENİN ÎFÂSI

Eshâbı Kirâm, acı haberi gözyaşları içinde öğrendiler. Medîne-i Münevvere'yi mâtem havası kapladı. Bâzıları buna inanmak istemiyordu.

Hz.Ömer, hüznünün şiddet ve dehşetinden ölüm haberini kabul edemedi. Peygamber Efendimiz'e bağlılığından gelen heyecan içerisinde kılıncını çekerek; "Her kim Muhammed (S.A.V.) öldü derse boynunu uçururum." diye feryad ediyordu.

Nihâyet, vakûr hâliyle Hz.Ebû Bekir (R.A.) geldi. Peygamber Efendimiz, Hz.Âişe'nin odasında örtülü halde duruyordu. Diz çöktü. Öperek ağlamağa başladı. Tekrar alnından öperek; "Vallâhi Rasûlüllah vefât etmiştir. «İnnâ Lillâhi ve innâ ileyhi râciûn»" dedi ve şöyle buyurdu: "Bu büyük insanı, nefsimi elinde bulunduran Allah vefât ettirdi. Salât ve selâm üzerine olsun Ey Allâh'ın Rasûlü! memâtında da, hayâtında da ne kadar güzelsin."

Hz.Ebû Bekir (R.A.) göz yaşlarını silerek mescide gitti. Halk mescidde toplanmış, fakat durumları şaşkın, karışık bir havayı ifâde ediyordu.

Eshâbı Kirâm, Hz.Ebû Bekr'i görünce toplandılar. Fakat Hz.Ömer, hâlâ tehditten vazgeçmemişti.

Hz.Ömer'e yaklaştı. Şöyle hitâb etti; "Sakin ol Yâ Ömer".

Daha sonra Allâh'a hamd etti, Rasûlünü övdü ve şöyle konuşmağa başladı: "Ey insanlar, kim Muhammed (S.A.V)'e tapıyorsa bilsin ki Muhammed (S.A.V.) ölmüştür. Kim de Allâh'a ibâdet ediyorsa, bilsin ki Allâhü Teâlâ diridir, ebedîdir".

Daha sonra Âli İmran Sûresi'nin 144. âyetini okudu.

Âyet-i Kerîme'nin meâli: "(Size hakikî ve ebedî bir rehber olan) Muhammed, ancak bir Peygamberdir. Ondan önce de birçok Rasûller geçti. O, eğer ölse veya öldürülse, (Siz, Nûru bırakıp zûlmete) ökçelerinizin üzerine, gerisin geriye dönü mü vereceksiniz? Kim ki iki ökçesinin üzerine geri dönerse, bilsin ki Allâh'a hiçbir şeyle zarar vermez. (Dönüş, dönenin kendi aleyhinedir.) Allah, ahdinde durup, sebat ve şükredenleri mükâfatlandıracaktır."

Bu sırada, Eshâbdan bir kısmı toplanarak Müslümanlara seçilecek reisi, halîfe (emir) mes'elesini müzâkere etmeğe başladılar. Müzâkere ve müşâvereler neticesinde, Hz.Ebû Bekir (R.A.) halîfe, emir seçildi.

Hz.Peygamberimiz, hastalığında, imâmete Hz.Ebû Bekr'i tâyin etmişti. Bu da, onun halîfeliğine, emirliğine işâret oluyordu.

Hz.Ömer; "Ver elini." dedi ve O'na ilk bîat eden oldu.

Bunu diğer Eshab tâkip etti, hepsi bîat etti. Mes'ele hallolundu.

Müslümanlar, başlarına Hz.Ebû Bekr (R.A.)'ı hâlife seçtikten sonra Peygamber Efendimiz'i, O'na en yakın olan Hz.Ali yıkadı. O'na amcası Abbas ve oğlu Fadıl, Üsâme bîn-i Zeyd, kölesi Şükran yardım etti. Daha sonra pamukdan üç beyaz beze kefenlediler.

Peygamber Efendimiz'in cenâze namazını önce melekler kıldılar. Sonra da sırasıyla Ehl-i Beyt'in erkekleri, kadınları ve çocukları kıldılar. Diğer mü'min erkekler, kadınlar ve çocuklar da takım takım gelerek yalnız başlarına namâzı kıldılar. Cenâze namâzının bu şekil kılınması Peygamber Efendimiz'in vasiyyeti idi.

Hz.Ali de; "İmamsız, yalnız başına cenâze namâzı kılınır mı, diye şüphe edilmesin. Allâh'ın Rasûlü, hem hayâtında, hem de vefâtında sizin imâmınızdır." buyurdu.

Techîzi bitip, namaz kılındıktan sonra, nereye defnedileceği müzâkere edildi. Bâzıları Mekke'ye, bâzıları Mescidine, bâzıları Bakî-ul Garkad kabristanlığına, Eshâbının yanına, bâzıları da Peygamberlerin makâmı olan Kudüs'e defnedilmesini ileri sürdüler. Hz.Ebû Bekir; «Peygamberler öldükleri yere defn olunurlar» Hadîs-i Şerif'ini beyân edince, ihtilaf ortadan kalktı ve Hz.Âişe'nin odasına defnedildi.

Rasûlü Ekrem Hazretlerinin bu mubarek kabrini kazan şahıs, Ensârdan Ebû Tâlhâ Hazretleridir. Buraya «Ravza-i Mutahhare» denir


EN GÜZEL SONUÇ

Peygamber Efendimiz vefât etti. Fakat, Müslümanlara öyle sağlam şeyler bıraktı ki, bunlara sarıldıkları müddetce hiçbir şey kendilerine zarar veremeyecektir. Onlar da, hiçbir yönden bâtılın gelemeyeceği başta «Allah Kelâmı, Kur'ân-ı Kerim» ve sünneti seniyyedir.

Ayrıca, «Eshâbı Kirâm'ı» bıraktı ki Onlar dîni açıkladılar. Zûlmü kaldırıp adâleti yerleştirmek üzere beldeler fethettiler, dünyâ üzerine İslam güneşini doğdurdular. Böylece Allâh'ın Nûru tamamlandı ve O'nun vaâdi tahakkuk etti.


ESHAB'DA RASÛLÜLLAH SEVGİSİ

Târih, Eshâbı Kirâm'ın Peygamber sevgisi gibi bir sevgi kaydetmemiştir. Şu hâdiseler bunu te'yid eder:

Mekkeliler İslam oldukları için Zeyd bîni Disne ve Habib bîni Adiyy'i öldürmek istemişlerdi. Zeyd (R.A.) tam öldürüleceği zaman Ebû Süfyan, O'na şöyle hitâb etti: "Şimdi senin yerinde Muhammed (S.A.V.)'in olmasını ister misin? Onun boynu vurulsun. Sen de âilenin yanına git!".

Zeyd şöyle cevap verdi: "Ben, âilemin yanında otururken, Allah Rasûlü'nün ayağına bir dikenin bile batmasına razı olmam".

Ebû Süfyan şöyle dedi: "İnsanlardan Muhammed (S.A.V.)'in Eshâbı gibi Muhammed (S.A.V.)'i seven bir kavim görmedim."

Habib bîn-i Adiyy ise, öldürülürken şu şiiri okudu: "Madem ki Müslüman olarak öldürülüyorum, o halde ölüme hiç önem vermem. Benim mücâdelem, ne yönde olursa olsun, ancak Allah içindir. Eğer, Allah dilerse parçalanan her uzvu mübârek kılar."

İbni İshak'ın bildirdiğine göre; Ensar'dan bir kadın Uhut harbinde kocasını, babasını, kardeşlerini kaybeder. Yâni hepsi şehid olurlar. Bu durum kendisine duyurulunca, şöyle sorar: "Allah Rasûlü nasıldır?".

Eshab derler ki: "Allah Rasûlü sıhhattedir."

"Bana gösterin, O'nu göreyim." dedi ve nihâyet gördü.

O'nun hayatta olduğunu görünce tatmin oldu ve şöyle dedi: "Bütün musîbetler, O hayatta olduğu için küçük sayılır."

Rasûlüllah'ın Sevban adında bir hizmetçisi vardı. Allah Rasûlü'nü o kadar çok severdi ki O'na hiç sabredemezdi. Yâni, O'nsuz hiç yaşayamazdı.

Bir gün, Rasûlüllah'a hüzün içinde, çok üzgün bir halde geldi. Rasûlüllah O'na hâlini sordu.

Sevban şöyle cevap verdi: "Ey Allâh'ın Rasûlü! Hiçbir yerim ağrımıyor, yalnız sizi birkaç gündür göremedim. Size karşı içim doldu. Sizi çok özledim. Âhirette sizin yerinizin, ûlvi bir yer olması hasebiyle, orada sizden uzak kalacağımdan korktum. Ayrılık korkusu beni bu hâle düşürdü".

Bu esnâda, Allâhü Teâlâ şu âyeti indirdi: "Kim Allâh'a ve Peygambere itâat ederse, işte onlar; Allâh'ın kendilerine nimetler verdiği peygamberlerle, sıddıklarla, şehidlerle, iyi adamlarla beraberdirler. Onlar ne iyi arkadaştır".

Bu Âyeti Kerîme gelince kederi gitti ve sıhhati eski hâline döndü.

Hz.Bilâl'ın ölümü yaklaşınca âilesi ve çocukları çok üzülüyorlardı ve üzüntülerini «Ne büyük felâket» diye açıklıyorlardı. Halbûki, Hz.Bilâl ise şöyle diyordu: "Ne güzel lûtuf. Yarın, Allâh'ın sevgilisi Muhammed (S.A.V.) ve O'nun Eshâbıyla beraber olacağım."

İmânın tatlılığı ve muhabbetin önemi hakkında Fahri Kâinât Efendimiz şöyle buyuruyorlar: "Üç şey kimde bulunursa, îmânın tadını tam olarak alır;

Allah ve O'nun Rasûlü'nü herşeyden daha fazla sevmek,

İnsanları ancak Allah için sevmek,

Cehenneme girmeği kötü gördüğü gibi küfre dönmeği de öyle kötü görmek."


PEYGAMBER EFENDİMİZ'İN ŞEKLİ VE ŞEMÂİLİ

Peygamberler ve bütün târihi şahsiyetler arasında, şekil ve şemâili, en ufak husûsiyetlerine varıncaya kadar bilinen ve nesilden nesile naklolunan bir peygamber ve târihî şahsiyet varsa, o da ancak bizim Peygamberimiz Muhammed'ül Mustafa Sallallahü Aleyhi Vesellem'dir.

Peygamberimiz'in dâmâdı Hz.Ali ve üvey evlâdı Hz.Hind'e göre şekli ve şemâili şöyle idi:

Her ululuk, Rasûlüllah'da toplanmıştı.

Yüzü ayın ondördü gibi parlardı. Teni, kırmızı ile karışık, ak ve güzeldi.

Ne uzun ne de kısa boylu idi. O, herkesten ayrılan bir orta boylu idi.

Saçı, ne dümdüz, ne de kıvırcıktı. Hâreli idi. Saçı, kendiliğinden ikiye ayrılıp yanlarına dökülürse, onları birleştirmezdi. Birleştikleri zamanda da onları ayırmayıp, oldukları gibi bırakırdı. Saçını uzattığı zaman kulaklarının memesini aşardı.

Alnı, açık ve genişti. Kaşları, uzun ve kavisli idi. Kaşlarının uçları ince, araları çok yakındı, fakat, çatık değildi. İki kaşının arasında bir damar vardı ki, kızgınlık zamanında kabarır, görünürdü.

Burnunun iki kaş arasında başladığı yer, yüksekçe, burnunun ucu da ince idi. Bundaki denklilik ve ölçülülük, dikkat edenlerin gözünden kaçmazdı. Burnunda ayrı bir parlaklık da vardı.

Sakalı, sıktı. Yanakları düzdü, yumru ve tombul değildi. Ağzı, tabîi bir büyüklükte idi. Dişleri inci taneleri gibi idi. Göğsünden, göbeğine kadar, çizgi gibi inen ince tüyler vardı. Boynu uzunca idi. Gümüş gibi ak ve pâktı.

Bütün uzuvları düzgündü. Ne şişman, ne de zayıftı; İkisinin ortası, sıkı etli idi. Karnı ve göğsü bir seviyede idi. Çıkık değildi. Göğsü ve iki küreğinin arası genişti. İri yapılı, iri kemikli idi. Soyunduğu zaman vücudundan nur saçılırdı. Vücudu, kıllı değildi. Yalnız, omuz başlarında, pazularında biraz kıllar vardı.

Bilek kemikleri uzun, el ayaları genişti. El ve ayak parmakları kalınca ve uzunca idi. Ayaklarının altı düz değil, çukurca idi. Ayakları, hafif etli idi, üzerine su döküldüğü zaman etrafa yayılırdı.

Yürürken, ayaklarını yerden canlıca kaldırır, iki yanına salınmaz, adımlarını geniş atar, yüksek bir yerden iner gibi önüne doğru eğilir, vakar ve sükûnetle rahatça yürürdü. Bakmak istediği zaman, bakacağı tarafa bütün vücudu ile dönerek bakardı. Etrafına gelişigüzel bakınmazdı. Yeryüzüne bakışı, semâya bakışından çoktu. Yeryüzüne bakışı da göz ucu ile idi.

İki küreği arası enli, kendisinin Peygamberler hâtemi olduğu, omuz kürekleri arasındaki Peygamberlik Mührü'nden belli idi.

Kâvim ve kabîle yönünden de insanların en şereflisi idi.

O'nu birden bire görenler, mânevi bir vakar ve heybetinden sarsılırlar, kendisini yakından tanıyınca da O'na en derin sevgi ile bağlanırlardı. O'nun yüce haslet ve meziyetlerini anlatmak isteyen: "Ben, ne ondan önce, ne de sonra O'nun bir benzerini görmedim!" demekten kendisini alamazdı.


RASULÜ EKREM'İN MEKÂRİMİ AHLÂKI

Peygamber Efendimiz, güzel ahlâkı tamamlamak için gönderilmiştir. Onun için, O'nun her hâli ve sözü fazîlettir.

Hz.Peygamberimiz, insanların en güzel ahlâklısı idi. Çünkü O, Kur'ân ahlâkı ile ahlâklanmıştı.

Hiçbir çirkin söz söylemez ve hiçbir çirkin harekete tenezzül etmezdi. Kötülüğü, kötülükle karşılamaz, affeder ve bağışlardı. Peygamberimiz'in ağzından hiçbir zaman hak ve gerçek sözden başkası çıkmazdı.

Rasûlü Ekrem'in sözü gâyet açık ve düzgündü, konuşmaları her türlü noksanlıktan ve fazlalıktan uzaktı. Onu işiten hemen ezberleyebilirdi. Hz.Âişe (R.Anha) şöyle buyurur: "Allah Rasûlü'nün kelâmı gâyet açıktı ve O'nunla oturan hemen O'nun sözlerini ezberleyiverirdi..."

O kadar ağır konuşurdu ki, birisi arzu etse kelimeleri sayabilirdi...

Eshab'ından bâzısı Peygamberimiz'e; "Biz Senden daha edebî konuşan bir kimse görmedik" dediklerinde,

Peygamberimiz; "Bu gâyet normal, Kur'ân benim lisânımla geldi. Öyle bir lîsan ki fasih Arabça" buyurdu.

Bir gün, Hz.Ebû Bekir (R.A.) Rasûlüllah'a şöyle dedi: (Hz. Ebû Bekir kavminin en iyi neseb ve şecere bileniydi.) "Bütün Arabistan'ı dolaştım. Onların fasih konuşanlarını dinledim. Sizin gibi fasih ve beliğ konuşanını görmedim".

O'na Peygamberimiz şöyle cevap verdi: "Beni Rabbim edeblendirdi. Hem de en güzel bir şekilde".

Büyük edib Câhız, Allah Rasûlü'nün fesâhatı hakkında şöyle söyler: "Allah, Rasûlü'nün sözlerinin içine güzellik ve sevgi koymuştur. Allah Rasûlü konuştuğu zaman, kimse tekrar etmesine ihtiyaç hissetmezdi. Sözlerinde hiçbir eksiklik yoktu. Hâtâ yapmazdı. Karşısına, fesâhatta hiçbir kimse çıkamazdı. O'nu kimse, hitâbette geçemezdi. Çok kısa sözlerle uzun hutbeler okurdu. O ancak doğru konuşurdu. Hiçbir kimse Allah Rasûlü'nün sözlerinden daha fâideli, daha doğru hiçbir söz işitmemiştir."

O, Eshâbı ile tatlı tatlı konuşur sohbet eder, hatta şakalaşırdı. Küçükleri okşayıp sever, onları sevindirirdi.

Zengin, yoksul, köle demez, herkesin hatırını sorar, gönlünü alırdı. Fakirlerle birlikte otururdu. Köleler arpa ekmeğine bile dâvet etseler, dâvetlerine icâbet ederdi.

Dullar, zayıflar ve kimsesizlerle birlikte yürümekten, onların ihtiyaç ve dileklerini yerine getirmekten arlanmaz ve onurlanmazdı.

Peygamberimiz, toprak üzerinde oturur ve yemeğini de yerde yerdi. Kimsenin kalbini kırmazdı.

En kenar mahallelerden bir kimse hastalandı mı, gider ziyâret eder hatırını sorardı.

Herkese selam verir, karşılaştığı kimsenin elini sıkardı. Herkese tatlı söz söyler, güler yüz gösterirdi. Hiçbir zaman aşırılığı sevmezdi. Tevâzû sâhibi idi.

Bir gün, adamın biri ziyâretine geldiğinde, huzûrunda titremişti. Ona; "Arkadaş, korkma, ben hükümdar değilim. Ben, Kureyş'ten kuru ekmek yiyen bir kadının oğluyum" demişti.

Sâde fakat, temiz giyinirdi. Temizliği severdi. "Temizlik îmândandır" buyururdu. Pislikten ve fena kokulardan asla hoşlanmazdı. Câmiye temiz gelmelerini Eshâbına tembih ederdi.

Âile hayâtında hüsn-ü muâşeret sâhibi, çok geçimli idi. Evinde boş oturmazdı. "Bu dünyâda dört şeyden hiç hoşlanmam, onlardan Allâh'a sığınırım: Korkaklık, cimrilik, tembellik bir de pislik." buyururdu.

Hizmetçilerine bile bir defa "of! aman!" dediği işitilmemişti.

Gönlü insanlık sevgisi ile dolu idi. En çok, şefkata muhtaç olan yoksullara, öksüzlere, çocuklara merhamet gösterirdi.

Bir gün çocuğu severken onu gören bir bedevi, "Siz küçükleri çok seviyorsunuz. Benim on torunum var. Bir tanesini bile kucağıma alıp sevmem" deyince,

Peygamber Efendimiz, ona; "Senin kalbinde merhamet yoksa ben ne yapayım. Merhamet etmeyene merhamet olunmaz." buyurdu.

O'nun sevgisi hudutsuzdu. Hayvanlara karşı bile merhametli davranmağı öğretmiştir. Kapıda seslenen bir kediyi eliyle içeri almıştı. Hastalanmış bir hayvanın tedavisiyle meşgul olurdu. Susuz kalmış bir köpeğe, ayakkabısıyla su çekip veren kimsenin günahı dahi olsa onu cennetle müjdelemişti. Bir kediyi aç bırakan kadının, bu yüzden azap göreceğini bildirmişti.

Susuz kalmış bir ağacı sulayana, sevap yazıldığını haber vermişti.

Peygamber Efendimiz'den bir şey istendi mi asla yok demezdi. İstenilen şey yanında bulunursa onu yerine getirir, bulunmazsa vaad ederdi. Cömertliğin hepsi kendisinde mevcuttu.

O her hususta fazîlet timsali idi.

O, BÜTÜN ÂLEMLERE RAHMETDİR.

( RAHMET'EN LİL ÂLEMÎNDİR.)

Salât Sana, selâm Sana, Ey Allâh'ın Rasûlü!

Seni hakkıyla bilen ve öven, Âlemlerin Rabbi Allâhü Teâlâ'dır.

Sen, «Rahmet'en Lil âlemînsin!»

Sen, «Hâtem'ül Enbiyâ'sın!»

Sen, «Levlâke, Levlâke, Lemâ Halakt'ül Eflâk» hitâbı izzetinin muhâtabısın.

Sen, «Muhammed Mustafâ'sın» (Allâhümme salli alâ Seyyidinâ Muhammed'in ve alâ alihî ve sahbihî ve sellim.)


[1] [İhram: Müslüman, farz hac veya umreye niyet ettiğinde, üzerindeki elbisesini çıkarır ve kumaştan, iki parça halinde, dikişsiz bir kumaş parçası giyer. Bu parçalardan birini, göbeğinden aşağı ve bacaklarına örter ki, buna «izar» adı verilir. Diğer parçayı da omuzlarına örter ki buna da «rida» adı verilir. İhramın Hac'daki mevkii, tekbirin namazdaki mevkii gibidir. Müslüman ihramı giyince, daha önce helâl olan birçok şeyler haram olur. Tabî ki bu ihram, erkekler içindir. Kadınlar elbiselerini çıkarmazlar. Ancak yüzleri açık kalır. İhram giymeden önce gûsletmek, yıkanmak sünnettir.

[2] [Telbiye, şu duâyı okumaktır: «Lebbeyk, Allâhümme Lebbeyk, Lâ şerîke leke Lebbeyk, innel hamde ve'n niğmete, leke, vel mülk, Lâ şerîke lek.» Bunun mânâsı ise; "Allâh'ım, biz Senin dâvetine icabet eder, zâhiren ve bâtınen Sana itaat ederiz. Sen'in ortağın yok. Hamid ve niğmet, mülk Sen'in içindir. Bunu da Kâbe'ni ziyaret etmekle tam olarak gösteriyoruz."

Tıpkı (teşbih olmasın), baban seni çağırıyor ve ona diyorsun ki; "evet babacığım ben senin bütün hizmetine hazırım." İşte böyle bir hâl.

[3] [Hacer-ül-Esved: Kabe'nin doğu köşesinde birbuçuk metre kadar yükseklikte bulunan ve Cennet yakutlarından olan parlak siyah taş. Esas adı Hacer-ül-Esad'dır. Bu taş içerisinde Cenab-u Hakk'a Elestü bezminde verdiğimiz ahidnamenin bir sureti bulunmaktadır. Bu mubarek taş yeryüzüne ilk indirildiğinde beyazdı. Günahkar insanların ellerini, yüzlerini sürmesi ile üzerine zulmetten manevi siyah bir perde çekilerek Hacer-ül-Esved adını almıştır. Piranımız, Velâyet-i Ulya'ya sahip olan evliyaullah'ın o mübarek taşı bembeyaz gördüklerini beyan etmişlerdir. Hacer-ül-Esved'in kendisine has çok hoş bir kokusu vardır. Ziyaret edenler hissederler.]

[4] [Veda Hutbesi adıyla anılan bu hutbe, M.:632, Hicretin 10. yılı, Zilhicce ayının dokuzuncu arefe günü, Veda Haccı'nda Sevgili Peygamberimiz Hz.Muhammed (S.A.V.) Efendimiz tarafından, onbinlerce Sahâbeye Arafat'taki Rahmet dağı üzerinde îrad edilmiştir.]

[5] [Kölelik, aslında İslamla gelmiş bir müessese değildir. İslamdan önce de kölelik vardı. Ancak İslâmiyet onu düzene sokmuş ve kölelere bir takım insani haklar temin eden sisteme oturtmuştur. Cenâb-u Hakk, kendisine imân etmeyenleri, imân eden kullarına "köle (hizmetçi)" yapıyor ki, onlar da imân eden kulları vâsıtasıyle kendisini tanısınlar, imân etsinler, böylece ebedî hayatlarını kazansınlar diye. Nitekim, Müslüman efendilerine köle olarak gelenlerden, Müslüman olmayan kalmamıştır.

İslâmın kölelik mevzuuna dudak büken düşmanların, kulakları çınlasın. İslâmda kölelik kalkmış değildir. Fakat, dînimiz bir kısım şer'i cezâların keffâretinin köle âzâdı ile ödenmesini emretmiştir. Bunun hikmeti; hürriyetine kavuşan köle ile kavuşturan sâhibi arasında kardeşlik ve birliği sağlamaktır. Kölelik, din düşmanlarının dedikleri gibi İslâmın alnında siyah bir leke değil, bilâkis İslâmın âlicenaplığını gösteren şâhitlerden biridir. Çünkü, Müslümanlar kölelerine, Avrupalıların yaptıkları gibi, zûlüm ve işkence değil, şefkat ve merhametle me'murdurlar. Nitekim, Rasûlüllah Efendimiz'in bu hutbedeki emri de bunu gösterir. Gerçekten Müslümanlar, bu emre büyük bir sa dâkat ve samimiyetle itâat etmişlerdir. İslâmın ilim âfâkında parlayan yıldızların pek çoklarının azledilmiş köleler olması, bunun ilk şahididir.]

_________________

Only registred user can see link on this forum!
Registred or Login on forum!

Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et
Yazar Mesaj
hidayet
Admin
Admin


Kayıt: 05 Hzr 2006
Mesajlar: 2386

MesajTarih: Cum Ağu 25, 2006 1:10 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder

HULEFÂ-İ RÂŞİDÎN (Peygamber Efendimiz'in Halîfeleri)

Hulefâ-i Râşidîn; Peygamber Efendimiz'den sonra sırasıyla hâlife olan Hz.Ebu Bekir, Hz.Ömer, Hz.Osman ve Hz.Ali olmak üzere ilk dört halîfeye verilen isimdir. Ehli sünnet îtikadında bu dört halîfenin üstünlük sırası halîfelik sırasına göredir.

Peygamber Efendimiz'den sonra müslümanların din ve dünyâ işlerini idâre edenlere «Halîfe» ve «Emir» denir. İslâm'ın ilk halîfesi Hz.Ebû Bekir (R.A.)'dır.

Rasûlüllah Efendimiz'in irtihâlinden sonra Eshâbı Kirâm, müslümanların din ve dünyâ işlerini tedvirde kendilerine mutlakâ bir baş, bir halîfe lâzım geldiğini düşünerek, daha Fahri Kâinât'ın techiz ve tekfininden önce, halîfe olacak kimseyi arayıp, bulup, O'na bağlanıp bîat ettiler. Ondan sonra, Sallâllâhü Aleyhi ve Sellem Efendimiz Hazretleri'nin techiz ve tekfinini, o halîfenin emri altında îfâ ettiler. Zirâ, Eshâbı Kirâm, idâre makamının kısa bir an için dahi olsa aslâ boş bırakılmaması, mutlakâ evveliyatla o makamın sâhibinin bilinmesi ve onun emri altında din ve dünyâya âit bütün diğer vazîfelerin yapılması lâzım geldiğinde de ittifak sâhibi idiler.

Peygamber Efendimiz'in; Allâh'ü Teâla'nın emir ve yasaklarını öğretmek, din ve dünya işlerini, dînin gâyesini yerine getirecek şekilde yürütmek ve mürşid (rehber) olarak insanları terbiye edip kemâle ulaştırmak gibi başlıca üç vâzifesi vardı. Hulefâ-i Râşidîn, bu üç vâzifeyi birlikte yaptı. Sonra gelenler yalnız saltanat vazîfesini yaptı. İlim öğretmek vazîfesi mezhep imamlarına, insanları terbiye edip kemâle ulaştırmak vâzifesi de tasavvuf büyüklerine, evliyaya verildi.


1- HZ.EBU BEKR'İNİS SIDDIK (R.A)

Hz.Ebû Bekr'inis Sıddık (R.A.), Peygamberlerden sonra insanların ve Eshâbı Kirâm'ın en efdâli, İslâmın birinci halîfesidir. Asıl adı Abdullah bin Ebu Kuhafe, babasının adı Osman olup Ebu Kuhafe künyesi ile meşhurdur. Annası, Ümmül Hayr lakabıyla tanınan Selma binti Sahr'dır.

Hz.Ebû Bekir (R.A), Rasûlullah Efendimiz'in en yakın dostuydu. Ondan hiç ayrılmazdı. Onların bu beraberliği, Mekke'den Medîne'ye Hicrette de devam etti. O'na mağara arkadaşı oldu. Mağarada üç gün kaldıktan sonra, ikisi de birer deveye binerek yolculuk ettiler. Medîne'ye varıncaya kadar Rasûlullah Efendimizin bütün hizmetini O gördü. Medînedeki mescid yapılırken birlikte çalıştılar. Hiçbir hizmet ve fedâkarlıktan geri kalmadı.

Hz. Ebû Bekr, Rasûlullah Efendimizle birlikte bütün harblerde bulundu. Çok şiddetli muharebelerde, Peygamber Efendimizin muhâfızlığını yapıp, bedenini siper etti. Bedirde, Uhudda, Hendekte müşriklere karşı büyük kahramanlıklar gösterdi. Tebük harbinde, sancaktarlık vazîfesini yerine getirdi.

Peygamber Efendimizin son hastalıklarında üç gün imamlık görevinde bulunup, on yedi vakit namaz kıldırmış, üç vaktinde de Sevgili Peygamberimiz, Ebû Bekr'e uyarak arkasında namaz kılmışlardır.

Hz.Ebû Bekir (R.A.), Peygamber Efendimiz'in vefât ettiği gün, H.11 (M.632) senesinde Eshâbı Kirâm tarafından söz birliği ile halîfe seçildi. Peygamber Efendimiz'in vekîli, müslümanların reîsi oldu. Müslümanlar başsızlıktan, dağınıklıktan kurtarıldı.

Halîfeliği sırasında Yemen, Necid ve Yemâme gibi yerlerde çıkan yalancı peygamberleri ortadan kaldırdı, irtidad edenleri (dinden dönenleri), İslâm'ın emirlerinde gevşeklik gösterenleri yola getirdi.

O'nun zamanında, Hâlid ibn-i Velîd (R.A.)'ın emrindeki İslam orduları, Bizans ve İran ordularıyle birçok savaşlar yapmış ve her def'asında yenerek geniş toprakları fethetmiş, müslümanlığı yaymışlardır. Bütün bu zaferler halîfenin cesâreti, dehâsı, güzel idâresinin bereketiyle oldu. Hz.Ebû Bekir (R.A.), Kur'ân-ı Kerîm'in âyet ve sûrelerini bir araya toplattı ve buna «Mushaf» dendi.

Peygamber Efendimiz'in getirdiği, bildirdiği herşeyi hiç tereddüt etmeden, yutkunmadan inanıp tasdik ve kabul ettiği için «Sıddîk» ünvânını almıştır. Hz.Ebû Bekir (R.A.) sahâvette Eshâbın en önde geleni olmuş, Allah ve Rasûlü yolunda bütün servetini vermiştir.

Hz.Ebû Bekir (R.A.), Yermük muhârebesinin yapıldığı sırada hastalandı (H.13, M.634). Hastalığının son günlerinde bir gece Peygamber Efendimiz'i rûyâsında gördü.

Peygamber Efendimiz O'na; "Yâ Ebâ Bekir! Seni çok özledik, kavuşma zamanı yaklaştı." buyurdu.

O'da; "Ben de seni özledim Yâ Rasûlallah!" dedi.

Peygamber Efendimiz; "Bu ümmet için âdil, sâdık, yerde ve gökte herkesin rızâsını kazanmış, zamanın en temizi olan Fâruk'u (Hz.Ömer'i) halîfe seç!" buyurdular.

Bunun üzerine Hz. Ömer'in halîfe seçilmesini vasiyet etti. İki sene üç ay on gün halîfelik yaptı. Hicretin 13. senesinde 63 yaşında irtihal etti (M.634).

Hz.Ebu Bekr'i-nis-Sıddîk hakkında Rasulullah (S.A.V) Efendimiz'in Hadîs-i Şeriflerinden bâzıları;

Ebu Bekr'in îmânı, bütün müminlerin îmanları ile tartılsa, Ebu Bekr'in îmânı ağır gelirdi.

Cehennemden atîk olanı (azad edilmiş kimseyi) görüp sevinmek isteyen kimse Ebu Bekr'e baksın.

Münafıkların kalbinde dört kimsenin muhabbeti toplanmaz; Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali.


2- HZ. ÖMER (R.A.)

Eshâb-ı Kirâmın en büyüklerinden olan Hz.Ömer, Hz.Ebû Bekir (R.A)'dan sonra İslâm'ın ikinci halîfesidir. Hz.Ebû Bekr'inis Sıddık (R.A.) tarafından, Hicrî 13 (M.634) senesinde halîfe seçilerek «Emîr-ül Mü'minîn» ismini aldı. Hulefâ-i Râşidîn'den ve Aşere-i Mübeşşereden yâni cennetle müjdelenen on kişiden biridir. Hicretten kırk sene önce Mekke'de doğdu. Dokuzuncu dedesi olan Ka'b'da soyu Peygamberimiz'in soyu ile birleşir. Babası Hattâb Kureyş kabîlesinin ileri gelenlerinden, annesi Hanteme binti Hişam'dır. Künyesi Ebu Hafs'tır.

Hz.Ömer çok âdil, âbid, merhametli alçak gönüllü olup fakirlikle yaşardı. Hz. Ömer kuru arpa ekmeği yer, kalın kumaşlardan elbise giyerdi. Şanı çok büyük, şöhreti pek fazla olmasına rağmen yemesi içmesi değişmemiş, dünyâ malına aldırış etmemiş, kanâat içerisinde çok sâde bir hayat yaşamıştır. Sonu üzüntü, pişmanlık olan iş yapmamıştır. Adâletine bütün dünyâ hayran kalmıştır. Adâleti sevdiği için hatır ve gönüle bakmamış, kendi oğlu günah işleyince Allâhü Teâla'nın emri kadar had vurulmasını emretmiştir.

Dâimâ re'yi isâbet ettiği, hakkı bâtıldan ayırdığı için ve eşsiz adâletinden dolayı kendisine «Fâruk» ünvanı verilmiştir.

Hz.Ömer (R.A.) zamanında çok fetihler oldu. Öyle ki, Onun zamanında 8.000 camide Cum'a namazı kılınıyordu. Onun halîfeliği sırasında Kur'ân-ı Kerim ve Hadîs-i Şeriflerin öğretilmesi için her tarafta mektepler açılmış ve buralarda ders vermek üzere maaşlı muallimler tâyin edilmişti. Hz. Ömer, insanların bilmedikleri mes'eseleler, hükümler hakkında mâ'lumât elde edebilmeleri için müftüler tâyin etti.

Halîfeliği sırasında Bizans ve İran devletleriyle yapılan bir çok harpler kazanılmıştır. Bunun netîcesi olarak da İran devleti tamamen ortadan silinmiş, Bizanslılar ise Mısır ve Kudüs'ten Erzurum'a kadar topraklarının çoğunu müslümanlara bırakıp, kendi kabuğuna çekilmiştir. Zamânında, 1036 büyük şehir fethedilmiş, Kuzey Afganistan'dan Türkistan'a, Azerbaycan'dan Yemen'e kadar uzanan ve 2 milyon km²den büyük olan İslam Devleti kurulmuştur.

Hz.Ömer (R.A), devleti idârî bölgelere ayırdı, mükemmel müesseselerle gâyet muntazam bir şekilde idâre etti. Bu bölgelerin en başta gelenleri; Hicaz, Suriye, El-Cezîre, Basra, Kûfe, Mısır, Filistin, İran, Horasan ve Kirman bölgeleriydi. Her bir idâri bölgenin başına bir vâlî tâyin etti. Bölgeler; vilâyet, kasaba ve nâhiye merkezlerine ayrıldı.

Bunların idâresini verdiği vâlîlerin, memur ve diğer vazîfelilerin seçiminde ve denetiminde, son derece titiz davranırdı. Vâlîlerinden, kadılarından ve diğer memurlarından mal beyânnâmesi istedi. Onlara dolgun maaş verdi.

Dâvâlara bakması için mahkemeler, adlî teşkilâtlar kurdu. Beytülmâl için ayrı bir yer ve memurlar tâyin etti. İlk defa para bastırdı. Geceleri bekçi koyup asâyişin teminini ilk defa O tatbik etti. Mısır vâlîsi Amr ibn'il As, Akdeniz'i Kızıldeniz'e bağlayacak bir kanal açmak üzere izin istediğinde, Hz.Ömer ona gerekli izni verdi.

Hz.Ömer (R.A.) tarafından Hicretin 17.yılında, Peygamberimiz'in Mekke'den Medîne'ye hicretinin yapıldığı sene ve ay, târih başlangıcı olarak kabul edilmiş, böylece Hicrî takvim O'nun zamanında başlatılmıştır.

On sene iki ay onbir gün halîfelik yaptı. Hz.Ömer (R.A.), hicretin 23. senesinde 63 yaşında olduğu halde Ebu Lü'lü adında bir hıristiyan köle tarafından şehid edilmiştir (M.644).

Hz. Ömer (R.A) hakkında Peygamber Efendimiz'in Hadîsi Şeriflerinden bâzıları;

Ömer iman ettiği gün, Cebrâil (A.S) geldi ve melekler birbirlerine Ömer'in müslüman olduğunu müjdelediler.

Ömer, cennet ehlinin ışığı ve İslâmın nûrudur

Allâhü Teâla, hakkı Ömer'in diline ve kalbine yerleştirmiştir.

Şeytan Ömer İbni Hattâb'ı gördüğü zaman heybetinden yüzüstü yere düşer.


3- HZ. OSMAN (R.A.)

Eshâb-ı Kirâm'ın en büyüklerinden ve Peygamber Efendimiz'in dâmâdı, üçüncü halîfesidir. Peygamber Efendimiz'e iki defa dâmâd olmakla şereflendiği için, iki nur sâhibi manâsına gelen «Zinnûreyn» lakabıyla anıldı.

Hz.Ömer (R.A), M.577 senesinde Mekkede soğdu. Babası Affân olup, Kureyş kabilesinin Beni Ümeyye kolundandır. Annesi ise Erva Binti Küreyz'dir. Hem ana hem baba yönünden soyu Abdülmenaf'ta Peygamber Efendimiz'in temiz nesebi ile birleşir. Dünyada iken Cennetle müjdelenen on kişiden biridir. Hz. Rukiyye'den Abdullah isminde bir oğlu olmuş bu sebeble Ebu Abdullah künyesi ile tanınmıştır.

Rasulullah (S.A.V) kızı Rukiyye'yi Hz. Osman'a verdikten bir zaman sonra kızına; "Osman Bini Affânı nasıl buldun?" dedi.

"Hayırlı, iyi gördüm." dedi.

"Ey cânım kızım! Osmân'a çok saygı göster. Çünkü Eshâbım arasında, ahlâkı bana en çok benzeyen odur!" buyurdu.

Hz. Osman, Peygamberimizin vahiy katiplerindendi. Güzel yazar, güzel konuşur ve çok kuvvetli bir hatipti. Dâimâ Kur'ân-ı Kerim okur, O'ndan çeşitli meseleler çıkarırdı. Kur'ân-ı Kerîm'i hıfzı çok kuvvetli idi. Namazda bir rekatta bütün Kur'ân-ı Kerîm'i okuyan dört kişiden biri de odur. Çok okuduğu için iki mushaf elinde eskimiştir.

Hz.Osman (R.A.), Hz.Ömer'in tâyin ettiği bir heyet tarafından Hicrî 23 (M.644) senesinde halîfe seçildi.

Hz. Osman, hilm ve hayâsı ile meşhurdur. Mârifet ilminde gâyet mâhirdi. O derece hayâ sâhibi idi ki melekler dahi O'ndan hayâ ederdi.

Hz.Osman (R.A.) zamanında; Hz.Ebû Bekir (R.A.) tarafından kağıt üzerine yazdırılan ve mushaf adı verilen Kur'ân-ı Kerîm'in ilk nüshasından, altı nüsha daha yazdırılarak çoğaltıldı. Bu muhsaflar; Medîne, Mekke, Şam, Bağdat, Yemen ve Bahreyn'e birer tane gönderildi. Bu bakımdan ona Nâşir'ül Kur'an (Kur'anın yayıcısı) denilmiştir. Kûfi harflerle yazılmış olan bu mushaflarda harflerden başka hiçbir nokta ve işâret kullanılmamıştır. Bu ilk yedi nüshadan günümüzde, bir tanesi Mekke'de Kâbe'de, biri Kâhire'de Millî Kütüphânede, bir diğeri ise Özbekistan'ın Taşkent [1] vilâyetindeki İslam Kütüphânesinde korunmaktadır.

Hz.Osman (R.A.) devrinde; Afrika'nın kuzey kısımları, Kıbrıs adası, Anadolu'nun içleri, Türkistan ve daha nice yerler İslam ordularının eline geçti. İslâm'ın sınırları çok genişledi.

Onbir sene altı ay ondört gün halîfelik yaptı. Hz.Osman (R.A.)'ın son zamanlarında bâzı iç karışıklıklar çıktı. Bunun sonucu olarak da hicretin 35. senesinde, 80 yaşını geçtiği halde şehîd edildi (M.656).

Şeriflerde Hz. Osman hakkında buyruluyor ki;

Her peygamberin cennette bir arkadaşı vardır. Benim arkadaşım da Osman'dır.

Osman'dan gök kubbedeki melekler hayâ ederler.

Bütün melekler benimle iftihar ederler. Ben de Osman Bini Affan ile öğünürüm.

Osman'ın şefâatı sâyesinde cehennemi Hak etmiş yetmiş bin kişi hesapsız cennete girecektir.


4- HZ.ALİ (R.A.)

Eshâbı Kirâm'ın büyüklerinden olup Peygamber Efendimiz'in dâmâdı olmakla da şereflenmiştir. Hiç puta tapmadan müslüman olduğu için «Kerremallâhü Vecheh»; kahramanlığı ve çok cesur olması sebebiyle «Kerrâr» ve «Esedüllah-il-Gâlib» ünvanlarını almıştır. Ayrıca takdîri ilâhiyyeye gösterdiği rızâdan dolayı da «Mürtezâ» ünvânı verilmiştir.

Hz.Ali (R.A.), Hicrî 35 (M.656) senesinde Eshâbı Kirâm'ın ittifâkıyla halîfe seçildi.

Hz.Ali (R.A), halîfe seçildikten sonra bâzı müslümanlar, Hz.Osman'ın katillerinin derhal yakalanıp, cezâlandırılmalarını istemişlerdi. Fitne kazanı kaynamakta olduğundan, Hz.Ali Kerremallâhü Vecheh, önce tam bir hâkimiyet kurup sonra katillerin tecziyesini düşünmüştü.

Katillerin derhal tecziyesi veya bil'âhere tecziyesi hususunda Eshâbı Kirâm arasında tamamen hüsn-ü zanlarının netîcesi olarak, ictihattan doğan bir ihtilaf [2] zuhûr etti. İctihad ayrılıklarından dolayı karşı karşıya gelen iki ordu arasında, tam anlaşma olmuştu ki Abdullah ibn-i Sebe' ismindeki Yemen'li yahûdî asıllı bir münâfık, geceleyin grubu ile birlikte Basralıların üzerine saldırdı. Gece karanlığında kimse ne olduğunu anlayamadı. Böylelikle savaş üç gün devam etti.

Cemel (deve) Vak'ası olarak bilinen bu hâdisede Hz.Âişe-i Sıddîka Radıyellâhü Anhâ esir alınınca Hz.Ali hürmet ve ikram edip, kendi askerleri arasında bulunan Muhammed ibn-i Ebû Bekir (ki Hz.Âişe'nin kardeşidir) ile Medîne'ye gönderdi.

Bir sene sonra Sıffîn denilen yerde, Hz.Ali (R.A), Hz.Muâviye (R.A)'ın ordusu ile 100 günde 90 meydan muhârebesi yaptı. Hz.Ali'nin askerlerinden 25.000, karşı taraftan 45.000 kişi şehid oldu. Karşı taraftan gelen sulh teklifi üzerine iki taraftan birer hakem ta'yin edildi. Ebû Mûsal Eş'arî Hz.Ali (R.A) tarafından, Amr ibni Âs ise Hz.Muâviye (R.A) tarafından hakem seçilmiş idiler. Hakemlerin kararı ile anlaşma olunca, Hz.Ali (R.A)'ın ordusundan 7.000 kişi ayrıldı. Bunlara «Hâricî [3] » denildi.

Hz.Ali fevkalâde beliğ ve fesih konuşurdu. Peygamber Efendimizden sonra onun derecesinde beliğ.ve fesih hutbe okuyacak bir başkası yok idi. Arap lisanının ilk kaidelerini koyan odur. Bu sebeble Kur'ân-ı Kerimin lisanına herkesten çok aşina idi. Devamlı Peygamber Efendimiz'in yanında bulunması ve O'nun feyizli nurlarına ilk kavuşanlardan olması sebebiyle Kur'an'ın hükümlerini en iyi bilen o idi. Tefsire dâir birçok rivayetler bildirmiştir. Bilhassa ayetlerin iniş sebebleri konusunda birçok rivayetleri vardı. Bu konuda buyuruyor ki; "Vallahi bir ayet yoktur ki ben onun gecede mi, güzdüzde mi, kırda mı, dağda mı nazil olduğunu bilmeyeyim."

Hz. Ali ehl-i beytten olması sebebiyle Peygamber Efendimizin sünnetine herkesten daha fazla vakıftı. Bu hususta herkesin mürâcaat kapısı idi. Hz. Ali Eshâb-ı Kirâm'ın en büyük fıkıh alimlerindendi. Halledilemeyen mevzular ona havale edilirdi. Hatta Hz. Ömer buyuruyor ki; "Şayet Hz. Ali olmasaydı Ömer helak olurdu."

Hz.Ali, dört sene sekiz ay onbir gün halîfelik yaptı. Hicrî 40 (M.660) senesinde Ramazanı Şerif'in 17. cuma günü, sabah namazına giderken İbni Mülcem adlı bir hâricî tarafından başına kılıçla vurularak şehîd edildi.

Hz.Ali (R.A.)'ın yerine büyük oğlu Hz.Hasan geçti. Ancak, altı ay sonra, yerini babası zamanında Şam vâlisi olan Hz.Muâviye'ye bırakarak çekildi. Böylece İslâmda "Hulefâ-i Râşidîn" devri sona erdi.

Hz.Ali'nin fazîleti üstünlüğü hakkında birçok Hadîsi Şerif vardır. Bunlardan bâzıları;

Ben ilmin şehriyim. O şehrin kapısı Ali'dir

Ali'ye bakmak ibâdettir. Ali'yi inciten beni incitmiş gibidir.

Kızım Fâtımayı Aliye vermeyi Rabbim bana emreyledi. Allâhü Teâlâ her peygamberin sülâlesini kendinden, benim sülâlemi de Ali'den halk etmiştir.

Ehli beytim Nuh (A.S) nin gemisi gibidir. Onlara tâbi olan selâmet bulur, olmayan helak olur.

* * *

Eshâbı Kirâm'ın hepsi Rasülullah Sallâllâhü Aleyhi ve Sellem Efendimiz Hazretleri'nin birer sıfatının vârisi ve mümessilidirler. Meselâ;

Hz.Ebû Bekr'inis Sıddık (R.A.), îman sırrına vâris ve onun mümessilidir.

Hz.Ömer'il Fâruk (R.A.), adâletinin vârisi ve mümessilidir.

Hz.Osman'ı Zinnûreyn (R.A.), hayâsının varisi ve mümessilidir. 99 kızda ne kadar hayâ varsa O'ndaki hayâ hepsinden daha fazla ve kâmildi.

Hz.Ali'yyül Mürtezâ (R.A.), Peygamber Efendimiz'in şecâat sıfatının vârisi ve mümessilidir.

Bir insan, bunlardan herhangi birisinin aleyhinde konuşur ve dil uzatırsa; aleyhinde konuştuğu hâlifede bulunan Peygamber Efendimiz'e âit mübârek sıfat, dil uzatan o insanda kalmaz.

Hz.Muâviye (R.A.) da, Rasûlüllah Efendimiz'in dünyâ saltanatının vârisi ve mümessîlidir. Kim ki O'nun aleyhinde konuşur, söz atar, dil uzatırsa, (ne kadar zengin de olsa) iyi bilmelidir ki sonunda aç ve sefil kalır. Dünyâlığından olur. Perîşân ölür.

_________________

Only registred user can see link on this forum!
Registred or Login on forum!

Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et
Yazar Mesaj
hidayet
Admin
Admin


Kayıt: 05 Hzr 2006
Mesajlar: 2386

MesajTarih: Prş Ağu 31, 2006 8:02 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder

EMEVÎLER (Hicrî:41-132; M.662-750)

Dört Büyük Halîfe'den sonra ve Abbâsilerden önce müslümanları idâre eden İslam halîfeleri Emevîlerdir.

Dört halîfe devrinden ve Hz.Ali'nin oğlu Hz.Hasan'ın altı aylık hilâfetinden sonra Hz.Muâviye (R.A.) halîfe oldu (Hicri 41). O'ndan sonraki halîfeler Beni Ümeyye soyundan geldiği için bu İslam devletine, Emevî Devleti denildi. Bu devlet zamanında, 14 halîfe gelip geçti.

Hz.Muâviye (R.A.), Eshâbı Kirâm'ın büyüklerinden olup Peygamber Efendimiz'in kayınbirâderi ve aynı zamanda vahiy kâtibi idi. Hz.Muâviye zamanında iç huzursuzluklar giderildi. İslam orduları fetihlerine devam etti ve Sicistan, Afganistan ve Semerkand'ı fethetti. M.671 senesinde Kûfe ve Basra'dan 50.000 kişi, Merv başta olmak üzere Herat, Tus, Nişâbur ve Belh şehirlerine yerleştirildi. Böylece Türkistan'a karşı girişilecek fetihlerde de baş rolü oynayacak olan Horasan vilâyeti kuruldu.

Diğer yandan Anadolu üzerine seferler düzenlendi. İslam orduları Erzurum'u ele geçirip İstanbul'u kuşattı. Doğuda ise Mâverâünnehir'e ve Hindistan'a ulaşıldı. Hicrî 50 (M.669-670) senesinde, Hz.Muaviye (R.A)'ın oğlu Yezid kumandasındaki bir ordu tarafından, İstanbul yaz boyunca muhâsara altına alındı. Kış mevsiminin yaklaşması üzerine kuşatma kaldırılarak bir antlaşma yapılıp Suriye'ye dönüldü.

Bu sefer esnâsında, Peygamber Efendimiz'in Medîne'ye ilk gelişinde, evinde müsâfir olduğu Hz.Hâlid ibn-i Zeyd Ebâ Eyyûb'el Ensârî de şehîd oldu ve surların dibine defnedildi. Bu sahâbi, Hz.Peygamberimizin bütün harplerine katılarak O'nun bayraktarlığını yapmıştı. İstanbul'un fethinden sonra Fâtih Sultan Mehmed Han'ın hocası ve üstâdı Akşemseddin Hazretleri tarafından mezârı keşif sureti ile bulunarak, yanına bir câmi ve türbe yaptırıldı.

Hz.Muâviye zamanında donanmaya da büyük önem verildi. Akdeniz'e açılan Emevî donanması Girit, Sicilya, Kıbrıs ve Rodos adalarını zaptetti. Ayrıca Kuzey Afrika fethedildi. İçteki isyanlar ve haricî fitnesi def'edilip ortadan kaldırıldı.

Emevî devleti Sokdiyâna'dan Cezâyir'e kadar uzanan huzurlu bir devlet hâlinde iken, Hz.Muâviye vefât etti. Vefâtından sonra yerine oğlu Yezîd geçti. Yezîd babasının halîfeliği sırasında iki def'a hac emirliği ve Bizans'a karşı yapılan gazâlarda kumandanlık yapmıştı. Hz.Muâviye (R.A.), oğlu Yezîd'i kendisine velîaht tâyin etmişti.

Yezid zamanında, Hz.Hüseyin (R.A.)'ın Kerbelâ'da şehîd edilmesi [4] ve Abdullah ibn-i Zübeyr (R.A.)'ın Mekke'de halîfeliğini îlân etmesi, iç mes'elelerin en önemlilerindendir. Buna rağmen Yezîd'in dört senelik saltanatında İslam orduları, Buhârâ ve Harezm'i fethettiler. Yezid tarafından kumandanlığa ta'yin edilen Ukbe bin-i Nâfi, Kuzey Afrika'nın tamâmını fethederek önüne Atlas Okyanusu çıkınca atını denize sürüp "Allâhım! önüme şu uçsuz bucaksız deniz çıkmasaydı senin ismini daha ötelere götürürdüm." demiştir.

Yezîd'in vefâtından sonra yerine oğlu II.Muâviye geçti. Fakat aynı sene vefât etti. Sonra yerine Mervan ibn-i Hakem seçildi. Daha sonra yerine oğlu Abdülmelik geçti. Abdülmelik, Emevî iktidarını bütün İslam âlemine kabul ettirmede kendisine iki yardımcı buldu. Bunlardan biri Mühellep diğeri ise Haccâc ibn-i Yûsuf'dur.

Haccac, önce devlet içinde başgösteren isyanları bastırdı. Türkistan ve Sind sınırlarına gönderdiği ordular, yeni fetihlerle Hind topraklarına dayandı. Türkeş (Türgiş) devletine bağlı Rudbil beyliği, Emevîlere boyun eğdi. Bu, Türklerin İslâmlaşması hakkında ilk hamle oldu. Haccaac, buradaki Türklerden bir kısmını Basra ve Kûfe taraflarına yerleştirdi.

Hicrî 75 (M.694) senesinde Haccâc, Hicaz ve Irak vâlisi oldu. Haricîleri arka arkaya vurduğu darbelerle kahreden Haccac, büyük bir üne kavuştu. Hâricîlerin belli başlı reislerini öldürdü. Böylece Ehli Sünnet'e büyük hizmeti oldu. Arap olmayan milletlerin müslüman olmaları ve dillerinin başka olması, Kur'ân-ı Kerîm'e nokta ve hareke konması ihtiyacını hissettirdi. Haccac, Hicrî 95 senesinde İslam âlimlerinden Ebül Esved ed Düelî'ye, Kur'ân-ı Kerîm'in yanlış okunmasını önleyecek ilk nokta ve işâretleri mushaflara koydurttu.

Haccâc, güzel konuşur, nükteli sözleri severdi. Hutbeleri Arap Edebiyâtının şâheserleri arasında yer aldı.

Abdülmelik'ten sonra oğlu Velîd halîfe oldu. Bilâhere Velîd'in kardeşi Süleyman halîfe oldu. Bunun zamanında, Kaşgar ve Pencap İslam orduları tarafından fethedildi. İstanbul ikinci defa kuşatıldı. Peygamber Efendimiz'in kabri şerîfi ve mescidi yeniden yapıldı. Şam da Emevî câmii inşaa edildi.

Daha sonra İkinci Ömer diye anılan Ömer ibn-i Abdülaziz halîfe oldu. Bu zât çok âdildi ve halk tarafından çok sevilirdi. Zamanında hadîsi şerifler tedvîn edilip, tasnifine başlandı. Haraç ve cizye vergileri belli esaslara bağlandı. 41 yaşında iken kölesi tarafından zehirlendi. Yerine Yezîd ibn-i Abdülmelik geçti. Gerek Yezîd ibn-i Abdülmelik ve gerekse kendinden sonra halîfe olan Hişam ibn-i Abdülmelik devirleri, Emevîlerin en parlak zamanlarını teşkil eder. Bu devirde Türkler, akın akın gelerek müslümanlıkla şereflendiler.

Son Emevî Halîfesi Mervan zamanında çıkan karışıklıklar, devletin gücünü sarstı. Bu arada Eb'ul Abbas Irak'ta halîfeliğini îlân etti. Mervan, Eb'ul Abbas ile yaptığı mücâdelede öldürülünce Emevî devleti yıkılarak yerine Abbâsi devleti kuruldu.


ENDÜLÜS EMEVÎ DEVLETİ (Hicrî:138-422; M.756-1031)

Emevi halîfesi I.Velid zamanında Ceziret-ül Hadrâ (Yeşil Ada) denilen Endülüs'ün (bugünkü İspanya'nın) fethi için Târık bin Ziyad komutan ta'yin edildi. Târık bin Ziyad, Akdeniz'i Atlas Okyanus'una bağlayan boğazdan [5] gemilerle geçerek Buhayra denilen yerde Vizigot Kralı Rodrig'le karşılaştı. Burada Târık bin Ziyad, askerlerine şöyle bir hitâbede bulundu:

"Askerlerim! Görüyorsunuz ki, arkanızda deniz, önünüzde düşmanlar var ve kaçacak hiç bir yeriniz yok. Vallâhi sabır ve sebattan başka yapacağınız hiç bir şey de yok... En ucuz malın can olduğu bu pazara sadece sizi sürmüyor, bil'akis önce kendi canımdan başlıyorum. Canınızı düşünerek benden yüz çevirmeyiniz. Siz de benden daha fazla zorluğa katlanmayacaksınız. Sizin payınıza da bana düşenden daha fazlası düşmeyecek. Hepimiz aynı kaderi paylaşıyoruz..."

Onun bu hitâbesi askerlerinin îmanlarını kuvvetlendirdi, morallerini yükseltti. Neticede sarsılmaz bir îman gayreti içinde Vizigotları yenerek burayı fethetti (M. 711). Daha sonra Emevi devleti M.750'de yıkılıp yerine Abbasi devleti kurulunca Ümeyye oğullarından

Abdurrahman bin Muâviye Endülüs'e kaçarak burada bağımsız Endülüs Emevi Devleti'ni kurdu. Bu devlet de 284 sene hüküm sürdü. Ordu güçlendirildi. Tarım ve sanayi gelişti. Büyük bir ticâret filosu kurularak İstanbul'a kadar ticarî münâsebetler geliştirildi. Bu arada câmiler, yollar, şehir etrafındaki surlar yaptırıldı.


Endülüs Emevîleri

Endülüs Emevileri, III.Abdurrahman devrinde halîfeliğini îlan ederek siyasi yönden Abbasilerden tamamen ayrılmış, müstakil bir devlet olmuştur. Bu devlet III.Abdurrahman ve bundan sonraki devirlerde siyâsî, iktisâdî ve fikrî üstünlüğün zirvesine ulaştı. Hıristiyan orduları hezîmete uğratılarak, büyük fetihler yapıldı. Endülüs Emevîleri, İslam dînini İspanya'dan Avrupa'ya soktu. Fas, Kurtuba ve Gırnata Üniversitelerini kurup batıya ilim ve fen ışıkları saldı. Hıristiyanlık âlemini uyandırıp, bugünkü müsbet ilerlemenin, birçok ilimlerin ve bilhâssa tıp ve astronomînin temelleri atıldı.

Böylece dünyâya fen ve teknik, Endülüs müslümanları tarafından yayılmış oldu. Fen ve teknik, Endülüs müslümanlarından Fransa'ya, oradan Almanya'ya, oradan da Amerika'ya intikal etmiştir.

Endülüs Emevîleri, son zamanlarda İslam ahlâkı ve ehli sünnet îtikadından ayrıldıkları ve taklitçiliğe daldıkları için zayıfladılar. Önceki kazandıkları zaferler artık hayal oldu. Son halîfe III.Hişam vezirlerinin isyanı ile tahttan indirildi, halîfelik kaldırıldı, devletin yönetimi Meşveret Heyeti denen bir meclis tarafından yürütülmeye başlandı. Kısa zaman sonra devlet parçalandı ve yıkıldı. Yerine bir çok küçük devletler kuruldu. Bunlardan en önemlisi ise Ben-i Ahmer devleti idi.


BEN-İ AHMER DEVLETİ (Hicrî:631-898; M.1233-1492)

Endülüs Emevî Devleti yıkıldıktan sonra Endülüs'de Hicrî: 631 (M.1233)'de başkenti Gırnata olan Ben-i Ahmer devleti kuruldu. Bu devlet de Endülüs Emevileri gibi ilim, fen alanında çok ileri gitmiş, devrin en yüksek ilim merkezleri olan şehirler kurmuştur. Bunlardan en önemlisi olan Gırnata şehri El Hamra Sarayı'nda devrinin en büyük kütüphânesini kurmuştur. Bu devlet uzun zaman Hristiyan istilâsına karşı durabilmiş ise de katolik Argonya kralı Ferdinand ile Kastilya kraliçesi İzeballa evlenerek Müslümanlara karşı güç birliği yaptılar. Bunlara karşı koyamayan Endülüs Ben-i Ahmer devletinin son hükümdarı Abdullah-is-Sağîr, Osmanlı hükümdarı II.Bayezid'den yardım istemiş ise de II.Bayezid, Cem Sultan meselesi ve yeterli donanması olmaması sebebiyle bu ülkeye yardım edemedi. Abdullah-is-Sağîr Hristiyan krallarla bir anlaşma yaparak teslim oldu. Akdedilen muâhede ve teslim şartlarına göre Müslümanlara fena muamele edilmeyecek idi. Ancak bu şartlara iki hafta uyuldu. Daha sonra Müslümanlara yapılmadık ezâ ve cefâ kalmadı.

Cihadı terk ederek, kalleşce vâsıtalarla zevk, sefâ ve saltanat sürmek sevdasına kapılan Endülüs Emevî Devleti'nin son hükümdarı Abdullah-is-Sağîr, memleketini düşmanlara kaptırarak anası ve maiyyetiyle birlikte kaçıp Gırnata'dan uzaklaşırken, son olarak şehri ebediyyen gözden kaybettirecek bir yol dönemecinde, bir virajda arkasına dönüp, yâdellere kaptırdığı şehre bir kere daha bakmak arzusunu da yenemedi. Döndüğü zaman o manzarayı görüyordu ki; batmak üzere olan ikindi güneşinin ışıkları muhteşem şehrin altın yaldızlı kubbelerini, Elhamrâ Sarayı'nın saçaklarını tutuşturmuştu. Terkedilmiş koca mâmûre, ışıkla altının, servetle debdebenin kucaklaşması içinde ufka serilmiş, yatıyordu. Bu câzip ve kendisi hakkında tecelli eden hazîn manzara karşısında Abdullah-is-Sağîr gözyaşlarını tutamadı, hıçkıra hıçkıra ağlamağa başladı.

Yıllarca oğlunu gaflet uykusundan bir türlü uyandıramamış olan anası, onun bu gözyaşları önünde isyan etti ve nihâyet târihe mâl olup kalan şu meşhur sözünü söyledi: "Ağla utanmaz ağla. Erkekçesine vatanını, dînini, müdâfaa ve muhafaza etmeyenlere, kadınlar gibi ağlamak yaraşır."

Müslüman memleketlerini işgal eden hıristiyanlar, Haçlı taassubu ile İslam kültür ve medeniyetinin en güzel yerlerinden biri olan Endülüs'ü yakıp yıktılar. Sanat harikası câmileri tahrip ettiler. Beşyüz bin el yazması eser Ferdinant tarafından meydanda yakıldı. Böyle ilim düşmanları târihte pek nâdir görüldü. Hristiyanlık buraya zâlimlik ve barbarlık âfeti olarak girdi. Zâlimlikte ellerinden geleni bırakmadılar. Zamanla Endülüs'ün tamamına hâkim olan hıristiyanlar, kendi dinlerinden olmayan herkesi hıristiyan olmaya zorladılar. Kabul etmeyenleri öldürdüler. İslam kültürüne âit herşey yok edilmeye çalışıldı. Müslüman olduğunu hissettirenler, bir kelime de olsa Arapça kullananlar, şiir söyleyenler, eski âile adlarını taşıyanlar, millî ve dinî kıyafetler giyenler, hatta hamama gidenler bile yakalandıkları gibi kürek cezası, zindan, sürgün ve diri diri yakılmak gibi cezâlara çarptırıldı. Dînî lider Başpiskopos Kiminez, halk arasına hafiyeler saldı. Eşsiz bir hazîne olan kütüphânelerdeki ve evlerdeki kitapları toplatarak bir odun yığını gibi meydanlarda yaktırdı. Bir milyon ciltten fazla eser yakıldı, tahrip edildi.


ABBÂSİLER (Hicrî:132-922; M.750-1517)

Abbâsiler; Peygamber Efendimiz'in amcası Hz.Abbas (R.A.)'ın neslinden geldikleri için bu isimle şöhret bulmuşlardır. Emevîlerden sonra ortaya çıkan Abbâsî halîfeliği 767 sene devam etmiştir.

Son Emevî halîfesi Mervan'ın öldürülmesiyle Emevî devleti yıkılmıştı. Bu arada Ebûl Abbas'ın, Irak'ta halîfeliğini îlân etmesiyle Abbâsî devleti kurulmuş oldu. Ebûl Abbas'ın halîfeliği Endülüs hariç bütün İslam ülkelerinde kabul edildi. O'nun zamanında, iç isyanların hepsi bastırıldı.

Yerine geçen oğlu Mensur, Bağdat şehrini kurup başkent yaptı. Mensur'un vefâtı üzerine yerine oğlu Mehdî geçti. Mehdî dönemi devletin kuvvetlendiği, ticâret emniyetinin sağlandığı, mahkemelerin kurularak adâlet işlerinin müesseseleştirildiği bir dönem oldu. Mehdî ölünce yerine oğlu Hâdî halîfe oldu.

Halîfe Hâdî'nin M.786 senesinde vefâtı üzerine yerine geçen Hârun Reşid zamanı ise Abbâsîlerin en parlak devri olmuştur. İslam orduları Hindistan'dan Atlas Okyanusu'na, Kafkaslardan Orta Afrika'ya kadar fetihler yapmışlardı. Bu dönemde, İlim ve sanat erbabına her türlü imkan sağlanmış ve Bağdat dünyânın en meşhur şehirlerinden biri olmuştu.

Bu durum, Avrupalıların dikkatini celbetmiş ve halîfe ile krallar arasında elçiler teâtî edilmiştir. Bir ara Hârun Reşid, Fransa kralı Şarlman'a bir çalar saat hediye etmişti. Saatin kendi kendine çaldığını gören Avrupalılar çok hayret etmişlerdi. Hatta içinde şeytan var diyerek câhilliklerini bile ortaya dökmüşlerdi.

Hârun Reşid'den sonra gelen halîfeler zamanında, iç karışıklıklar yüzünden devlet idâresi iyice zayıfladı. Kuzey Afrika'da ortaya çıkan şiî Fatımîler, Mısır'da Devlet kurdular. İranlı ve şiî bir hânedan olan Büveyhîler Bağdat'ı işgal ettiler. Bu sırada İran'da güçlü bir devlet kuran Türk Selçuklu hükümdarı Tuğrul Bey, Bağdat'a girerek hilafeti şiî tahakkümünden kurtardı.

Selçuklulardan sonra Cengiz'in torunlarından Hülâgû, M.1258 senesinde İslam memleketlerine saldırarak Bağdat'ı kuşattı. Çaresiz kalan halîfe Mu'tasım, veziri ibn-i Alkamî'nin tesiriyle teslim oldu. Hülâgû, halîfeyi yanındakilerle birlikte idam ettirdi.

Dünyâ târihinde en büyük tahribâtı yapan Hülâgû, 400.000'den fazla müslümanı kılıçtan geçirdi. Mescidler ve medreseler yerle bir edildi. Milyonlarca dînî ve ilmî eserler yakılarak Dicle nehrine atıldı. Mezhepsiz ve iki yüzlü olan vezir Alkamî ise o sene zillet içinde öldü.

Hülâgû'nun zulmünden kaçan 35. Abbâsi Halîfesi Zâhir'in oğullarından Ebu-l Kâsım Ahmed, Mısır'da halîfe tanındı. Nihâyet Yavuz Sultan Selim Hân'ın Mısır'ı fethetmesiyle son Abbasî halîfesi III.Mütevekkil, kendi arzusuyla hilâfeti Yavuz Sultan Selim Hân'a teslim etti (H.922, M.1517).


[1] [Taşkent'teki bu (ilk nüshalardan birisi olan) Kur'ân-ı Kerim, Arap Yarımadası'ndan başladığı yolculuğu, kimbilir hangi kentleri dolaşarak Taşkent'te noktaladı. Türklerin İslâmiyeti kabûlünden sonra Türk dünyâsındaki bu ilk nüshaya sahip olan Özbekler, bir ara bu Kur'ân-ı Kerîm'i Ruslara kaptırmışlardı. Mübârek kitap uzun süre Leningrad'da kalmış, Sovyet Rusya'sının yıkılmasından sonra geçtiğimiz yıllarda yeniden Taşkent'e getirilerek, İslam Kültür Merkezi kütüphânesinde duvara gömülü çelik bir kasa içerisinde sıkı muhafazaya alınmıştır.]

[2] [Eshâb-ı Kirâm arasında zuhûr eden bu ihtilaf, ictihaddan dolayıdır. Onların her birerleri müctehid olup ictihadlarında hüsn-ü zan sahibidirler ve müctehidler ictihâdından mes'ul değildirler. Bu îtibarla, zuhûr eden hâdiselerden dolayı Eshâbın bâzısını tutup, bâzısına buğz etmek kat'iyyen câiz değildir. Nitekim bunca hâdiselere rağmen ne Hz.Ali Kerremellâhü Veche, ne de Hz.Muâviye Radıyellâhü Anh birbirlerinin şahsiyetleri aleyhinde tek bir kelime bile söylememişlerdir. Bu, kaderin bir tecellîsidir. Bize düşen, Eshâb-ı Kirâm'ın hepsini sevmek, saymak ve hepsine hürmet ve saygı ile bakmaktır.]

[3] [Hâricî; Seyyit olmadığı halde seyyitlik iddia eden. Hz.Ali'ye âsî olan, karşı gelen fırak-ı dâlle erbâbıdır. Hâricîler, Peygamberimiz'in ve Eshâbının gösterdiği doğru yoldan ayrılmış olan fırkalardan birisidir. Sıffîn savaşından sonra hakem ta'yin edilip hakemlerin kararına Hz. Ali (K.V) uyunca Hz.Ali'den ayrılıp O'nu kafirlikle suçlamışlardır, Allah'tan başka hakem tanınmaz demişlerdir. Kendilerinden başkalarını kâfir sayarak onları öldürmeği vazîfe bilmişlerdir.

7 fırkaya ayrılan Hâricîlerin en ileri olanları Yezîdîlik ve İbâdiyye kollarıdır.

Yezîdîler, şeytana tapar, hayrı da şerri de şeytanın yarattığını söylerler. Güneş doğarken ve batarken toprağı öperek bunu ibadet sayarlar. Yezîdîler tahsîle hiç ehemmiyet vermezler. İlim ve İslâmiyetten uzaktırlar. Kurucuları olan Yezid Bin Enîse'nin adından dolayı Yezîdî denilmiştir.

Bunların Hz.Muâviye (R.A)'in oğlu Yezid'le hiçbir alâkaları yoktur. Zirâ O sunnîdir.

İbâdiyye ise Kurucusu Abdullah bin İbad'den ismini almıştır. "Amel îmandan bir cüzdür." demişler, bu nedenle ibâdet yapmayanı veya haram işleyeni kâfir saymışlardır. Kendilerinden olmayan diğer bütün Müslümanları kâfir saydıklarından târih boyunca İslam devletlerini çok meşgul etmişlerdir. Zamanımızda Siyâsî gücü kalmamış olan İbâdiyye fırkasının Umman, Libya, Madagaskar, Cebre Adası ve Kuzey Afrika ülkelerinde mensupları vardır.]

[4] [Bu hâdiseden dolayı bâzı kimseler ileri giderek Yezîd'e lânet ederler. Bu doğru değildir. Esâsen Hz.Hüseyin'in katline Yezid'in ne rızası var ne de emri vardır. Huccetül İslam böyle diyor.

Büyük kelâm âlimi Aliyyül Kârî Hazretleri de Emâlî adlı muhalled eserinde; "Yezîd'e, taassub ve cehalette ileri gidenlerden gayrı, kimse lânet etmedi" diyor.

Eshâb-ı Kirâm'ın büyüklerinden olan, Hicrette Peygamber Efendimiz'i evinde yedi ay müsafir etmek devletine eren, harplerde Fahri Kâinâtın sancağını taşıyan ve bundan dolayı «Alemdârı Rasülullah, Mihmandârı Rasülullah» ünvânını alan, Hz.Halid ibni Zeyd Ebâ Eyyûb'el Ensâri ki, Eshabın büyüklerindendir. İşte bu büyük Sahabi Yezîd'e lânet etmemiş, bilâkis O'nun ordusunda gönüllü kumandanlık alarak, fetih için İstanbul'a kadar gelmiş ve orada şehid olup kalmıştır. Bir insânın Yezîd'in aleyhinde konuşabilmesi için, Hz.Hâlid'den daha büyük olması lâzım gelir. Bu ise mümkin değildir. Hz.Hâlid Ebâ Eyyûb'el Ensârî'nin Yezîd' e lânet etmeyip, O'nun ordusunda gönüllü kumandanlık alarak İstanbul'a kadar gelmesi ve orada şehid olup kalması muvâcehesinde, Yezîd'in aleyhinde konuşmak doğru olmaz. Hiç değilse süküt etmek lâzımdır.

Yezîd, lügâtta, "îmanda, nurda ziyâde" mânâsına gelir. Kötü bir mânâ ifade etmez. Ne yazıkki bir kısım îtikadı bozuklar, öfkelendikleri kimseye küfür yerinde bu kelimeyi kullanıyorlar. Bâzıları da bunu bilmeyerek yapıyorlar, çok yanlış.]

[5] [Bu boğaza, daha sonra Cebeli Târık boğazı dendi. Târık bin Ziyad, bir rivâyete göre bu boğazı geçtikten sonra gemileri de yaktı]

_________________

Only registred user can see link on this forum!
Registred or Login on forum!

Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et
Yazar Mesaj
hidayet
Admin
Admin


Kayıt: 05 Hzr 2006
Mesajlar: 2386

MesajTarih: Cum Eyl 01, 2006 9:14 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder

İLK MÜSLÜMAN TÜRK DEVLETLERİ

Samanoğulları (Hicrî:203-394; M.819-1005)


İran'da kuruldu. Kurucusu olan Huda, mensubu olduğu zerdüşt dînini bırakarak, Emevî vâlîsi Esed bin Abdullah'ın yanında müslüman oldu. Torunları, Emevîlerden sonra Abbâsîlerin hizmetine girdi.

Samanoğulları, Türklerin İslâmiyetle irtibatında köprü vazîfesi yaptılar. Karahanlılar ve Gaznelilerle yaptıkları mücâdelelerde İslâmiyeti Türkler arasında yayarak, Karahanlılar'ın İslam devleti hâline gelmesini sağladılar. İç ve dış tehlikeler sonunda zayıf düştüler. Son Sâmâni emîri İsmâil el Muntasır'ın öldürülmesiyle toprakları, Karahanlılar ve Gazneliler'in hâkimiyetine geçti.


Karahanlılar (Hicrî:225-608; M.840-1212)

Türkistan ve Mâverâünnehir'de hüküm süren ilk Müslüman Türk devletidir. Uygur devletinin yıkılmasından sonra Karluk, Çiğil ve Yağma adlı Türk boyları tarafından kuruldu. Samanîlerle mücâdele eden Karahanlılar, hükümdarları Satuk Buğra Han'ın müslüman olmasıyla, kabîleler hâlinde İslâmiyeti seçtiler. Uzun süren kardeş kavgaları neticesinde ülke ikiye bölünerek, Naymanlar ve Harzemşahlar tarafından yıkıldılar.


Gazneliler (Hicrî:350-431; M.962-1040)

Gazne'de, Samanoğullarının umûmi vâlisi Alptekin tarafından kuruldu. Başlangıçta Samanoğulları devletine bağlı olan bu devlet, Gazneli Mahmud'un hükümdarlığında bağımsızlığını kazandı. Abbâsi halîfesi El Kadir Billah adına hutbe okutan Gazneli Mahmud, 17 defa Hindistan'a sefer yaptı. Böylece Hindistan'daki bir çok hint racalarının [1] (bir çok şehir ve idarecilerinin) müslüman olmalarına vesîle oldu. İran'daki Büveyhîleri yenerek, bölgedeki şiî tehlikesini ortadan kaldırdı.

Peygamber Efendimiz'e ve Eshâbına çok büyük hürmet gösteren Gazneli Mahmud, vezîrinin Muhammed ismindeki oğlunu, sırf abdesti olmadığı için ismini söylemeden çağırmıştır [2] .

Yiğit, mert ve cömert olan Gazneli Mahmud, ömrünü gazâlarla geçirmişti. M.1030 senesinde vefât ettiğinde yerine oğlu Mes'ud geçti. Selçuklu ordusuna Dandanakan meydan muhârebesinde yenilince, muhafızları tarafından hapsedildi. Mesud, yeğeni tarafından hapishânede öldürüldü. Sultan Mes'ud öldürülünce ülkede iç karışıklıklar ve taht mücâdeleleri başladı. Son hükümdar Hüsrev Melik'in Gurlulara esir düşmesiyle yıkılarak, târih sahnesinden çekildi.

Bütün Hindistan ve uzakdoğuya İslam dînini yayan Gazneliler devrinde, büyük ilim adamları, şâirler ve edipler yetişmiştir.


Selçuklular (Hicrî:431-551; M.1040-1157)

Türk-İslam devletlerinin en büyüklerindendir. Oğuzların Üçoklar kolunun Kınık boyuna mensupturlar. İtikatda Maturîdî, Amelde Hanefî olup Ehli Sünnet mezhebindendiler. Hânedâna adını veren Selçuk Bey müslüman olunca, subaşısı olduğu Oğuz yabgusuyla arası açıldı. Mikail'in oğulları Tuğrul ve Çağrı Beyler, Mikâil öldüğü için Selçuk Bey tarafından yetiştirildi. Tuğrul ve Çağrı Beyler, M.1040 senesinde Gazneli Mes'ud ile Dandanakan'da yaptıkları savaşı kazanarak Selçuklu devletini kurdular. Tuğrul Bey de sultan ünvanını aldı. Tuğrul Bey'in ölümünden sonra, Çağrı Bey'in oğlu Alparslan 1063 yılında sultan oldu. Nizâmülmülk'ü vezir tâyin eden Sultan Alparslan, ülkesini doğu ve batıya doğru genişletti. Doğu Anadolu'da Kars'daki Ani kalesini fethedince, halîfe tarafından kendisine "Ebû-l Feth" lakabı verildi.

Sultan Alparslan, Bizans imparatoru Roman Diogenes ile 26 Ağustos 1071'de Malazgirt ovasında karşılaştı. Artık iki ordu karşı karşıyaydı. Bir tarafta 200.000 kişilik Bizans ordusu, karşılarında 50.000 kişilik, sayıca az fakat inanmış, maneviyatı kuvvetli Türk ordusu vardı. Alparslan dökülecek kanlardan mes'ul olmamak için önce sulh teklifinde bulundu.

Mağrur Bizans imparatoru Diojen "Ben ve ordum İsfehan'da, atlarım da Hemedan'da kışlar." diyerek teklifi reddetti.

Elçiler ona şu mânidar cevabı verdiler: "Atlarınızın Hemedan'da kışlayacakları belli, ama sizin nerede kışlayacağınızı Allah bilir."

Sultan Alparslan ve kahraman ordusu cephede hep birlikte cuma namazını kıldılar. Göz yaşları arasında yapılan duâdan sonra beyaz elbisesini giyen Alparslan, atının kuyruğunu kendi elleriyle bağladı. Aynı gecede secdeye vardı ve gözlerinden yaşlar boşanırken; "Allâhım! Seni kendime vekil yapıyor, azametin karşısında yüzümü yere sürüyor ve Senin rızan için savaşıyorum. Ya Rabbi! Niyetim hâlistir. Bana yardım et! Ordumu muzaffer eyle, günahlarım sebebiyle onları kahreyleme!" diye yalvardı.

Atına binen Alpaslan askerlerine dönerek; "Ey askerlerim! Eğer şehid olursam bu beyaz elbisem kefenim olsun. O zaman oğlumuz Melikşah elbet başbuğdur." dediği an heyecandan bir yay kirişi gibi titreyen mücâhitler hep bir ağızdan "Allah Seni başımızdan eksik etmesin sultânım." dediler.

Alparslan kahraman askerlerini bir baba şefkatiyle süzdükten sonra; "Küffarın sayısı çok, silahları fazla. Bizim sayımız az fakat Allâhü Teâlâ bizimle. Bugün burada sultan yoktur. Ben de sizlerden biriyim. İsteyen dönüp gidebilir, haklarımızı onlara helâl ettik." derken iyice bilenmiş olan gâzîler hep birlikte "Hâşâ! ölmek var dönmek yok sultânım." dediler.

Alparslan son derece kurnazca bir harp taktiği plânlamıştı. Hilâl şeklinde yaydığı ordusuyla akşama kadar Malazgirt meydanında dövüştü. Şaşkına dönen Bizans ordusu hilâlin içine düştü. Büyük bir şevkle ortaya atılan Alparslan'ın ordusu 200 bin kişilik büyük Bizans ordusunu perişan etti. Bu büyük muhârebe sonucunda kazanılan zafer, Müslüman Türkler'e Anadolu'nun kapısını açtı.

Sultan Alparslan vefât ettiğinde (H.464, M.1072), devletin toprakları doğuda Kaşgar'dan, batıda Akdeniz kıyılarına kadar yayılmıştı. Alparslan'ın yerine oğlu Melikşah sultan oldu. Melikşah zamanında fetihler devam ederek Amasya ve civarı Karadeniz'e kadar; Filistin, Suriye, Hicaz bölgesi, Yemen ve bütün Anadolu fethedildi. Şiî Fâtımîlerle mücâdele edildi.

Sultan Melikşah'dan sonra saltanat mücâdelesi başladı. Son Büyük Selçuklu hükümdarı Sultan Sencer'in H.551 senesinde ölümüyle Büyük Selçuklu Devleti; Irak ve Horasan, Suriye, Kirman ve Anadolu Selçukluları olmak üzere dörde bölündü. Bunlardan Irak-Horasan ve Kirman Selçukluları; Harzemşahlar Devleti olarak ortaya çıkarak, Büyük Selçuklu Devleti'nin vârisi olduklarını iddiâ ettiler. Anadolu ve Suriye Selçukluları ise ayrı birer devlet hâline geldiler.


Harzemşahlar (Hicrî: 553-628; M.1157-1231)

11.yüzyılın sonlarında Harezm bölgesinde kurulan Türk devletidir. (Hazar denizinin doğusu ile Ceyhun Nehri'nin aşağı mecrasının arasında yer alan bölgeye Harezm denir.)

Harzemşahların atası Anuştekin, bir Türk kölesiydi. Satın alınarak Selçuklu sarayına getirilmiş ve özel olarak yetiştirilmişti. Harezm vâliliği de yapan Anuştekin ölünce, oğlu Kutbettin, Selçuklu sultanı Sencer tarafından Harezm vâliliğine getirildi. Bu sıfatla 30 yıl Harezm'i idâre eden Kutbettin aynı zamanda Harzemşah devletinin kurucusudur. Büyük Selçuklu Sultanı Sencer'in vefât etmesiyle Harzemşahlar, Selçuklularla bağlarını kopararak müstakil devlet hâline geldiler.

Moğol-Tatar [3] istilâsında Cengiz, H.615'de (M.1219) 500.000 kişilik ordusuyla İslam âlemi üzerine yürüdü. Harzemşahların önemli merkezlerini teker teker ele geçirdi. Mukavemet gösteren mevkiiler korkunç katliâma uğratıldı. Kısa zamanda Buhâra, Semerkant, Otrar, Sığnak, Berekent ve Hocakent Moğolların eline geçti. Harzemler, büyük kahramanlıklar göstermelerine rağmen netice değişmedi. Son olarak tahta oturan ve bütün hayâtı mücâdelelerle geçen Celalettin Harzemşah, Moğol istilâsının batıya doğru yayılmasını geciktirdi. Celaleddin Harzemşah'ın ölümü üzerine bu devlet târihe karıştı.


Anadolu Selçukluları (Hicrî: 470-705; M.1077-1308)

Oğuz Türklerinin Üçok kolunun Kınık boyuna mensub Selçuklu hükümdar âilesinden, Kutalmış oğlu Süleyman Şah tarafından Anadoluda kurulan bir devlettir. Bizans'la hâkimiyet kavgası yapılarak bölgenin Türkleşmesi sağlandı. İç harpler ve isyanlar sebebiyle perişan halde kalmış olan yerli halk, Süleyman Şah'ın idâresinde huzur ve sükûna kavuştu. Bu sâyede, Türkiye Selçuklu Devleti sağlam bir temele oturdu. Küfür karanlığından İslam nurunun aydınlığına, hürriyet ve adâlete kavuşan yerli halk, kısa zamanda seve seve müslüman oldu. İslâmiyet Anadolu'ya hızla yayıldı. Haçlılarla yapılan mücâdelelerle haçlıların İslam âlemine taarruzları büyük ölçüde kırıldı. Anadolu Selçukluları üç defa haçlı saldırısını göğüslediler. İlk birinci haçlı ordusunun 150.000 kişilik öncü kuvvetini 1.Kılıçarslan (M.1096-1099) İznik yakınlarında göğüsleyerek parlak kılıçları altında pırasa gibi doğradı. Arkadan gelmekte olan 600.000 kişilik asıl haçlı kuvvetinin ise bir çekilme hareketi yaparak Eskişehir'de önüne dikildi. Orada onlara gerilla muharebeleri tatbik ederek haçlı ordusuna çok büyük zayiatlar verdirip 500.000'ini toprağa gömmüş ise de maalesef geriye kalan 100.000 kişilik haçlı ordusu Kudüs'e kadar gidip orayı işgal etti.

İkinci haçlı saldırısı ise I.Sultan Mes'ud zamanında oldu (M.1147-1149). Eskişehir'e kadar gelen 75.000 kişilik haçlı ordusu burada yapılan meydan muharebesinde imha edilerek 5.000 kişi kaldı. Bunlar da İznik'e sığındı. Fakat bunlar bilahere arkalarından gelen 150.000 kişilik haçlı ordusuyla birleşerek tekrar saldırıya geçti. Sultan Mes'ud bir çekilme taktiği yaparak bu haçlı ordusunu Toros dağlarının dar geçidi olan Gülek boğazına kadar çekti ve orada mukavemet göstererek haçlılara çok büyük zayiatlar verdirdi. sağ kalan haçlılar ise Antalya'ya çekilerek oradan deniz ve kara yolu ile geri gittiler.

Üçüncü haçlı seferi ise II.Kılıçaslan zamanında (M.1189-1192) Eyyübi hükümdarı Selahaddini Eyyübi'nin Kudüs'ü işgalden kurtarıp geri alması üzerine yapıldı. Bu sefere daha öncekilerde olduğu gibi Papa'nın teşvikiyle Almanya imparatoru Friedrich Barbarossa, İngiltere kralı Arslan Yürekli Richard, Fransız kralı Philippe-Auguste katıldılar. Bunlardan İngiltere ve Fransa kralları Akdeniz yolu ile Filistin'e geldiler. Akka kalesini aldılar. Alman imparatoru ise Anadolu üzerinden Filistin'e ulaşmak istedi. II.Kılıçaslan onları Konya'da karşıladı. Yapılan muharebede bu haçlı ordusunun sayı üstünlüğü karşısında kuvvetlerini zayi etmemek için II.Kılıçaslan Konya kalesine çekildi. Alman İmparator'u Konya kalesini alamayacağını düşünerek o da kuvvetini zayi etmemek için Karaman üzerinden Akdeniz'e inerken Silifke'de Göksu nehrinde boğuldu. Fakat ordusu Akdeniz'den Filistin'e ulaştı. Akka'da diğer haçlı ordusu ile birleşerek saldırıya geçtiler. Daha önceki haçlı ordularından çok daha güçlü olan bu orduyu Selahaddini Eyyübi Hıttin mevkiinde yapılan savaşta hezimete uğrattı. Bu hezimet karşısında haçlı ordusundan geriye kalanlar memleketlerine geri döndüler.

Anadolu Selçukluları İslâmın kalkanlığını yaptılar. Anadolu toprakları yüzbinlerce haçlıya, ehli salib ordularına mezâr oldu. Büyük bir tehlike olarak ortaya çıkan Şiî Babaîler isyanı bastırıldı.

Moğollarla yapılan Kösedağ Muhârebesi'yle (M.1243) Anadolu, Moğol hâkimiyetine girdi. Anadolu Türk birliği parçalanarak birçok beylikler ortaya çıktı. Bu beyliklerden biri de Osmanlı beyliği idi.


Tulunoğlu Devleti (Hicrî: 266-291; M.880-905)

Ahmed Tulunoğlu tarafından Mısır ve Suriye'de kurulan ilk Türk-İslam devletidir.


İhşitler (Hicrî: 322-357; M.935-969)

Mısır ve Suriye'de kurulan ikinci Türk devleti Muhammed ibn-i Tuğrul tarafından kuruldu. Şiî Fatımî devleti ile mücâdele ettiler. İhşitler, Şam ile Hicaz arasında yol keserek hacıların can ve mallarına saldıran bedevîleri ve diğer eşkiyayı temizleyerek, yol emniyetini sağladılar. Fakat, bil'ahere iç karışıklıklar ve ülke idâresinin zayıflığı sebebiyle şiî Fatımîlere yenik düşerek toprakları Fatımîlerin eline geçti.


Eyyûbîler (Hicrî:569-647; M.1174-1250)

Âlim, takvâ sahibi fazıl bir zât olan Salâhaddîni Eyyûbî tarafından Mısır ve Suriye civarında kuruldu. Salâhaddîni Eyyûbî zamanında, Mısır'daki şiî Fatımî idâresi tamamıyla ortadan kaldırıldı. Fatımîlerin Mısır ve Suriye'de yaydığı bozuk îtikadın yerine, ehli sünnet îtikadının yayılması için gayret gösterildi. Salâhaddîni Eyyûbî'nin, İslâmiyet için büyük tehlike hâline gelen haçlılara karşı te'sirli bir şekilde başlattığı cihat siyaseti, bütün İslâmi gayret ve heyecanı onun etrafında birleştirdi. Türk ve Arap ordularının aynı gâye etrafında toplanmasını sağladı. Hıttin'de parlak bir zaferle haçlılara ağır mağlubiyet verdirilerek direnişleri kırıldı. Kudüs şehri dahil bütün kaleler ele geçirildi. Avrupa bu hezîmet karşısında birbirine girdi.

Hemem hemen bütün günleri harp meydanlarında geçen, Orta Doğudaki haçlı varlığının belini kıran ve onu asla eski gücüne kavuşamayacağı bir hâle getiren İslam dünyâsının kudretini bütün Avrupa'ya gösteren büyük mücâhit ve komutan Salâhaddîni Eyyûbî, 4 Mart 1193 günü Şam'da vefât etti. Şam'da bulunan kabri bugün büyük ziyaretgâhlardandır.

Yirmi beş senelik vezirlik ve sultanlık hayâtı hep İslâmiyete hizmet ile geçmiştir. Târihte pek nâdir yetişen şahsiyyetlerden biriydi. Yüksek insani meziyetlere sahip, iyi huylu, cömert, âdil, âlim bir hükümdardı. Onun zamanında Şam medreselerinde ders veren 600'den fazla fakih (fıkıh, din, hukuk ilimlerinin üstadı) vardı.


Memlûkler [4] (Hicrî: 647-922; M.1250-1517)

Mısır ve Suriye dolaylarında Eyyûbîlerin yıkılışıyla kurulan Türk devletidir. Bağdat'ı ve birçok İslam ülkesini yakıp yıkan Moğol ordularına karşı direnen Memlükler, Moğolları Ayn-Calut denilen yerde büyük bir hezîmete uğrattılar. Hülagû'nun katliâmından kaçarak Mısır'a sığınan Abbâsî hânedânından El Muntasır'a bîat edilerek, halîfeliği Mısır'a taşıdılar. Haçlıları ve Ermenileri mağlup ederek, Antakya ve civarını Haçlılardan temizlediler.

Son Memlük sultanları zamanında Osmanlılara karşı düşmanca siyâset tâkip edilmesi ve şiîlerle işbirliği yapılması sebebiyle, Memlüklerin, Osmanlılarla arası açıldı. Yavuz Sultan Selim Han'ın Mısır seferiyle bunlar ortadan kaldırıldı. Son Abbâsî Halîfesi III.Mütevekkil'in, hilâfeti kendi rızasıyla Yavuz Sultan Selim Han'a devretmesiyle, hilâfet Osmanlılara geçti.


İlhanlılar (Hicrî:657-757; M.1260-1353)

Cengiz Han'ın torunu Hülâgû tarafından İran'da kuruldu. Batıya doğru yönelen Hülagû, başta İsmâiliye devleti olmak üzere Abbâsî Devleti ve birçok şehirleri yakıp yıktı. Büyük bir İslam düşmanı olan Hülagû, Abbâsî halîfeliğinin merkezi olan Bağdat'ı işgal ederek büyük bir katliâm gerçekleştirdi. Başta halîfe Mü'tasım olmak üzere 400.000'den fazla müslümanı katletti. Geçtiği ülkelerdeki 800.000 müslümanı da, çoluk çocuk demeden kılıçtan geçirtti. Mısır Memlükleriyle ve diğer İslam ülkeleriyle mücâdele ettiler. Anadolu Selçuklu Devleti'ni yıkarak, Anadolu'yu egemenlikleri altına aldılar. İlhanlı Hükümdarlarından Ahmed Han ve Gazan Han'ın müslüman olmasıyla İslâmiyeti seçerek müslüman devlet hâline geldiler.


Altınordu Devleti (Hicrî: 619-910; M.1223-1506)

Cengiz'in diğer bir torunu olan Batu Han tarafından, Batı Sibirya'da kuruldu. Altınordu hükümdarı olan Berke Han'ın müslüman olmasıyla, müslüman Türk-Moğol devleti hâline geldi. Moğol prensleri içinde ilk müslüman olan Berke Han'la İslâmiyet, bütün ülkede yayıldı. Hâkimiyetlerini Seyhun ve Ceyhun nehirlerinden Macaristan'ın tamamına kadar genişlettiler. Hülagû'nun Bağdat'da yaptığı zulme sinirlenen Berke Han, H.661 senesinde üzerine yürüyerek Hülagû'yu bozguna uğrattı. Altınordu İmparatorluğu en erken Türkleşen bir Cengiz Hanlığıdır. Sünnî Hanefî mezhebini ve Türk dilini kabul eden bu Hanlık İlhanlılara karşı Mısır, Suriye Türk Müslüman ülkeleri ile müttefik idi. Türkleşmesinde en büyük sebep kuzey Karadeniz'deki Kıpçak Türkleridir. Rusları uzun süre egemenliği altına alan Altınordu Devleti, Rusların medenileşmesinde ve devlet sisteminde önemli bir yere sâhiptir. Ruslara karşı tam bir hoşgörüyle davranmışlar; onları dil ve dinlerinde serbest bırakmışlardır. Bu devletin yıkılması Türk Târihi için büyük bir felâket olmuş, Rus devletinin ortaya çıkmasına yol açmıştır.


TİMURLULAR DEVLETİ (TİMUR İMPARATORLUĞU)

Timuroğulları (Hicrî: 770-931; M.1370-1526)


Timuroğulları, İslam devrindeki Türk hânedânlarından olup Osmanlılar ve Selçuklulardan sonra gelen en büyük hânedândır. Timur Han (Timurlenk [5] ) tarafından kurulan bu büyük İslam devletine Timurlular Devleti denilmektedir.

Aslen Moğol ırkından olan Timur Han, cihangir, aklî ve naklî ilimlerde ileri, âlim ve evliyâ dostu bir zâttı.

Çok mütevâzi, sâde ve dervişâne bir yaşayışı olan Timur Han, bir gün adamları ile birlikte yeşillik bir yerde oturmuş, âlimlerin üstünlükleri ile velîlerin kerâmetlerinden konuşuyorlardı. O sırada biraz ötelerden bir topluluğun geçtiğini gördüler. Timur Han, soruşturup o geçenlerin Emir Külâl Hazretleri ve talebeleri olduğunu öğrendi.

Hemen kalkıp koştu ve edeple o büyük velînin huzûruna vardı; "Efendim, himmet edip, meclisimizi şereflendirseniz, biz de sohbet ve nasihatlerinizden istifâde etsek" diye yalvardı.

Bunun üzerine Emir Külâl Hazretleri O'na; "Dervişlerin sözleri gizli olur. Bu bizim vazîfemiz değildir. Aslında mânevî bir işâret olmadıkça bir şey söyleyemeyiz." dedi ve ama yine de O'na nasîhatta bulunarak; "Hiç bir zaman kendinden bir söz söyleme ve gâfil olma. Önüne mühim bir işin çıkacağını ve bunda muvaffak olacağını görüyorum" buyurdu. Sonra Emir Külâl Hazretleri yola devam ettiler. Evine varınca, zâviyesinde bir müddet durup, yatsı namazı vaktinde dışarı çıktı. Cemaatle namaz kıldıktan sonra başını önüne eğip bir müddet tefekküre daldı. Hemen talebelerinden Şeyh Mensur'u yanına çağırdı ve; "Hiç durma, sür'atle Emir Timur'a git! Söyle, derhal Harezm tarafına harekete geçsin. Eğer oturuyorsa hemen kalksın, ayakta ise harekete geçsin, hiç durmasın. Çünkü bana, onun ve oğullarının bütün memlekete baştan başa hâkim olacağı bildirildi. Harezm'i alınca, Semerkant'a yürüsün" dedi. Haberi götüren Şeyh Mensur, Timur Han'ın yanına girince, onu ayakta bekler buldu. Haberi aynen iletti.

Timur Han, bu haber üzerine derhal ordusunu harekete geçirdi. O, harekete geçip gideceği yolun yarısına vardığı sırada, düşmanları Timur Han'ın çadırına hücum ettiler. Fakat O, çoktan yola çıkmıştı. Timur Han, Harzem'i aldı. Sonra Semerkant üzerine sefere çıktı ve orayı fethetti. Böylece birbiri ardından pek çok zafer kazandı ve işleri dâimâ iyi gitti.

Timur Han, İslâmiyeti yıkmak, müslümanları doğru yoldan saptırmak isteyenlere karşı şiddetle muâmele etti. Yahûdî olduğunu gizleyip, kendi sapık fikirlerini İslâmiyet diye yaymağa kalkan, haramlara helal deyip, kendini tanrı îlân etme cür'etini dahi gösteren Fadlullahı Hurûfî adındaki din ve ırz düşmanı sapığı öldürttü. Böylece din ve ırz düşmanlarının yayılmasını önledi. İslâmiyete çok büyük hizmet etti. Bunun için "Hacı Bektaşı Veli Hazretlerinin gösterdiği yoldan çıkan" sahte Bektâşîler, yani Hurûfî tarikatinin mensupları Timur Han'ı sevmez ve kötülerler.

Timurlenk oğlu Mirân Şah'a verdiği emir üzerine, bütün Ehli Sünnet dışındaki hurûfi tekkeleri ortadan kaldırıldı. Hurufî sapıklıklarının merkezi hâline gelen Esterâbad şehrini tamamen dağıttı. Timur Han'ın M.1393 senesinde gerçekleştirdiği bu hayırlı hareket, Ehli Sünnet müslümanları arasında memnuniyetle karşılandı.

Timur Han, İslam ülkeleri arasında birliği temin edip, ehli küfrü yerle bir etmek, Allâhü Teâlâ'nın dînini yaymak niyetiyle müslüman memleketlerin hükümdarlarına mektuplar yazıp, kendisine itaat etmelerini istedi. Hatta bir kısmına para ve hediyeler de gönderdi. Timur Han, Osmanlı hükümdarı Yıldırım Bayezid Han'a bir kaç defa mektup yazarak, dost olmayı arzu etmişti. Fakat Yıldırım'ın ortadan kaldırdığı beyliklerin beyleri, Osmanlı Sultanını Timur Han'a şikâyet ederek hakkında olmadık şeyler söylediler. Timur Han'ın önünden kaçan bâzı beyler de gelip Yıldırım Bayezid Han'a Timur'u kötülediler. Böylece ne hazindir ki dost olmayı arzu eden bu iki müslüman hükümdarın arasını açmaya muvaffak oldular.

Bunun üzerine Timur Han, Anadolu'ya geldi ve Ankara yakınlarında Çubuk ovasında yapılan savaşta, Osmanlı ordusunu yenerek (M.1402) Yıldırım Bayezid Han'ı esir etti. O'na çok iyi muâmele etti. Ancak Osmanlı sultanı Yıldırım Bayezid Han, hastalanarak Akşehir'de vefât etti. Ankara savaşından sonra İzmir'i hristiyan şovelyalerinden temizlemesi Anadolu'daki sapık fırka mensuplarını cezalandırması bu seferin hayırlı neticelerindendir. Timur Han daha sonra Anadolu'yu eski sâhiplerine havâle edip, mümtaz âlimleri yanına alarak ülkesine döndü.

35 senelik hükümdarlığı süresince yaptığı bütün muhârebeleri kazanan Timur Han, Çin'e ve Delhi'ye kadar bütün Asya'yı; Irak, Suriye ve İzmir'e kadar bütün Anadolu'yu aldı. Timurlular ehli sünnet hâmîsi olduğu için, zamanlarında pek çok büyük İslam âlimi ve tasavvuf ehli yetişip Timurlu ülkesinde yaşadı.

Timur Han, Türk Târihinin ender yetiştirdiği devlet adamlarından biridir. Bugün bâzı yazarlar devrin sosyal, kültürel ve siyasi cephesi üzerinde hiç durmadan onun Altınordu ve Anadolu seferlerini bahane ederek bu büyük hakan'a akıl almaz iftira ve karalamalarda bulunmaktadırlar. Bilhassa İslâmiyetten ayrı bir Türkçülük düşünenler bu tarz hissi yorumlara girmektedirler.

Oysa; "Biz ki, Mülük-ı Tûran Emîr-i Türkistanız!", "Biz ki Türk oğlu Türküz!", "Biz ki, milletlerin en kadîmi ve en ulusu Türkün Başbuğuyuz!" diyen Timur Han, Türk için İslâmiyetin ne demek olduğunu da bugünkü Türkçülere bundan altıyüz yıl önce şöyle söylemektedir: "Tecrübe bana gösterdi ki, din ve hukuk üzerine kurulmayan bir devlet, uzun zaman yaşayamaz. Böyle devlet, çırıl çıplak olup kendisini gören herkese karşı gözlerini yere dikmiş ve herkesin yanında saygı ve değerini yitirmiş adama benzer. Bu durumda, böyle devlet, tavanı, kapısı, avlu duvarları olmayan ve her önüne gelenin içine daldığı eve benzetilebilir. Bunun içindir ki, ben devletimin çatısını İslâmiyet üzerine kurdum. Devletimi idâre için kanunlar çıkarttım. Bu kanunlar uygulandığı müddetçe onlara aykırı hareket etmekten sakındım."

"İslâmiyet rûhum, Türklük cesedim" inancında olan Timur Han ilim adamlarına saygı gösteren, onları koruyan, Teftâzâni gibi büyük âlimleri meclisinde bulundurur, devrinde yaşayan İslam âlimlerinin yanında, daha önce yaşamış olanlara karşı da hürmette kusur etmez, onların türbelerini yaptırırdı. Ahmed Yesevî Hazretleri bunlardan biridir.


Bâburlular (Hicrî: 931-1296; M.1526-1880)

Bâbur Şah tarafından Hindistan'da kurulan Türk-İslam devletidir. Bâburluların İslam düşmanı olan sultanı Ekber Şah, devletin sünnî olan inancı ile bağdaşmayan derleme bir din oluşturmağa çalıştı. Mecûsi, hıristiyan ve brahmanlara istedikleri hürriyeti tanırken, müslümanlara zulüm ve işkence etti. Ekber Şah'ın din düşmanlığını İmâmı Rabbânî Ahmedi Farukiyyi Serhendî Müceddidi Elfisanî Hazretleri, Mektubât isimli eserinde anlatmaktadır (Mektubat-ı Şerif, cilt:1, 47.mektup ve cilt:1 sahife: 55 kenarı).

Bâburluların yıkılması için büyük gayret sarfeden İngilizler, Eshâbı Kirâm'ın düşmanı olan, hindûların ve hâin vezir Ahsenullah Han'ın yardımlarıyla Delhi'ye girdiler. İnsanlık târihinin görülmedik katliâmını yaptılar. Kendilerini uygar ve medenî gösteren, Osmanlıları ise barbarlıkla itham eden İngilizler, görülmedik zulüm ve işkencelerle kadın, çoluk-çocuk demeden herkesi kılıçtan geçirdiler. Bilhassa Patrik Hutson gibilerinin yaptıkları cinâyetler, cihanda ibret vesikası olarak tel'in edilecek cinstendir. Târihî san'at eserlerini yıkan, eşi bulunmayan ve paha biçilemeyen ziynet eşyalarını gemilere doldurup Londra'ya götüren bu İngiliz gürûhu, kadıyanîlik adı altında bozuk bir din ortaya çıkararak, müslümanların arasına fitne ve fesat sokmağa, doğru yoldan saptırmağa çalıştılar.


[1] [Reca; o zamanlar her şehrin başındaki idareciye denirdi. ]

[2] [Kezâ Osmanlılar da, Peygamberimiz'e hürmeten Muhammed ismini Mehmed diye çağırmışlardır. Ve bu isimdeki bütün Osmanlı pâdişahları için Mehmed ismi kullanılmıştır.]

[3] [Cengiz Han, Moğol ve Tatar Hanlarının başıdır. Moğollar ve Tatarlar bir kavim sayıldığı ve Tatar kavminin efradı, Cengiz Han askerlerinin öncü kuvvetleri vaziyetinde olduğu için Moğol-Tatar istîlâsı diyoruz.]

[4] [Memlük; köle demektir. Memlükler, Abbâsî devrinden îtibaren asker yapılmak üzere Türk boylarından getirilen kölelerdir. Bunlar, eğitildikten sonra asker, komutan, muhafız ve vezirlik gibi muhtelif hizmetlerde bulunuyorlardı.]

[5] [Esas adı Timur olup, sonradan aldığı bir yaradan dolayı ayağı topal olduğundan "aksak" mânâsına gelen bir "lenk" ilave edilerek Timurlenk denmiştir.]

_________________

Only registred user can see link on this forum!
Registred or Login on forum!

Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et
Yazar Mesaj
hidayet
Admin
Admin


Kayıt: 05 Hzr 2006
Mesajlar: 2386

MesajTarih: Pzr Eyl 03, 2006 8:48 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder

OSMANLI DEVLETİ (OSMANLI İMPARATORLUĞU)

Osmanlılar (Hicrî: 699-1340; M.1299-1922)


Osmanlılar, Oğuzların Kayı boyuna mensupturlar. Orta Asya'dan göç ederek diğer Oğuz beyleriyle birlikte şimdi İran hudutları dahilindeki Horasan'ın Mahan bölgesine yerleştiler. Önce Selçuklular sonra Harzemşahlar devletinin idâresi altında yaşadılar. Târihte Moğol-Tatar istilâsı olarak bilinen Cengiz'in ordularına karşı Harzemşahlar saflarında büyük hizmetler yaptılar. Harzemşahlar devletinin yıkılmasıyla Moğol-Tatar istilâsından kaçarak 50.000 kişiyle Anadolu'ya gelip Anadolu Selçuklu Devletine sığındılar.

Kabîle reîsi olan Süleymanşah, Ca'ber kalesi yakınında Fırat nehrinden geçerken boğuldu. Süleymanşah'ın [1] vefâtından sonra kabîlesi dağıldı. Dört oğlundan biri olan Ertuğrul Gâzi, dağılan aşîretlerden birine reis oldu. Ertuğrul Gâzi, içlerinde kardeşi Dündar Bey'in de bulunduğu, kendisine bağlı 400 çadır (âile) ile batıya doğru hareket etti. İleride Osmanlı Devleti'ni meydana getirecek olan bu aşîret Sivas yakınlarında Yassıçemen denilen yerde konakladıkları sırada, Selçuklu ordusu ile büyük bir ordunun muhârebesine şâhid oldular. O esnâda Selçuklular mağlup durumda idi. Gâlip tarafa yardım edelim diyenler olmuşsa da Ertuğrul Gâzi; "Bu, yiğitlik ve mertlik esaslarına sığmaz" dedi ve «Allah, Allah» diyerek savaşmakta olan zayıf ve mağlup tarafa yardım etmeği uygun buldu. Böylece yenilmekte olan Selçukluların yardımına koşarak gâlip gelmelerini sağladılar. Bunun üzerine Selçuklu hükümdarı Sultan Alaeddin Keykubat, onları taltif için Ankara yakınlarında Karacadağ yöresini ıkta olarak verdi. Ertuğrul Gâzi, aşîretiyle önce buraya, Kösedağ savaşından (M.1243) sonra da Söğüt'e yerleşti.

Ertuğrul Gâzi, bir gece Söğüt'te Şeyh Edebâli'ye müsâfir olduğunda, kendisine i'zaz, izzet ve ikram edildikten sonra istirahat etmesi için hazırlanan odasına götürüldü. Odanın raflarındaki kitapları görünce, ümmî bir aşîret reîsi olan Ertuğrul Gâzi, bu kitapların ne olduğunu sordu.

Kendisine; "Bunlar Allâhü Teâlâ'nın, Peygamber Efendimiz Hazretlerine semâdan indirdiği Kur'ân-ı Kerim ve tefsirleridir. Cenâb-u Hak bütün şer'i emirlerini O'nda beyân etmiştir. İçinde, Cenâb-u Hakk'ın kullarına emirleri, yasakları, hükümleri olan Allah Kelâmıdır." diye cevap verildi.

İstirahat etmesi için yanından ayrılındığında, Ertuğrul Gâzi, Allah Kelâmı'nın bulunduğu bir odada uzanıp yatmaktan hicab duyarak uyumadı. Abdest alıp namaz kıldıktan sonra el bağlayıp Kur'ân-ı Kerîm'e yönelerek, hürmeten sabaha kadar ayakta durdu. Uzun gecenin seherinde ayakta uyuklayınca bir rü'yâ gördü.

Rü'yasında «Bağrında bir ağacın bittiğini, kısa zamanda dallanıp, yeşerip gölgesinin bütün dünyâyı kapladığını görmüş, âlem-i mânâda kendisine Mevlâi Zülcelâl tarafından; "Sen benim kitâbıma bu kadar ihtiram ve ta'zimde bulundun, Ben de senin evlâdını kıyâmete kadar dâim olacak bir saltanat ile tekrim ettim." diye hitap gelmişti.» Böylece kendisine, o gece Cenâb-u Hak tarafından dünyâya ilim, irfan ve medeniyet saçacak bir saltanatın anahtarı verilmişti. Kendisi ve ayrıca oğlu Osman Gâzi de bu ve buna benzer daha bir çok rü'yâlarla tebşir edilmişlerdir.

Târihcilerin, Osman Gâzi tarafından kurulan ve ona izâfeten "Osmanlı Devleti" adı verilen bu büyük devlet hakkındaki ortak fikirleri özetle şöyledir:

Türk ve İslam Târihinin en muhteşem devri Osmanlıların eseridir. Onlar, millî ve İslâmi mefkûrelerinin dâhiyâne terkibi, siyâsî istikrar ve ictimâî adâletleri sâyesinde üç kıtanın ortasında ve Akdeniz havzasında, beşer târihinde nizâm-ı âlem dâvasının en kudretli temsilcileri olmuşlardır.

Osmanlı hânedânı, dünyâda hiç bir âileye nasip olmayan büyük ve dâhî pâdişahları birbiri ardından yetiştirmekle, bu devlete yalnız en büyük hayâtiyeti bahşetmedi. Onu millî, İslâmî ve insânî idealller çerçevesinde miletin kalbini kazanarak cihan hâkimiyeti düşüncesinin de en sağlam teşkilâtı haline getirdi. İslam dîninin, beşeriyeti saâdete, adâlete ve insanlığa eriştirmek için îlân ettiği yüksek esaslar ve dünyâ nizâmı mefkûresi, Eshâbı Kiram ve Tâbiîn'den sonra en ileri derecesine Osmanlı devrinde ulaşmıştır.

Osmanlı sultanları ilmi ve ilim adamlarını, memleketlere sâhip olmaktan üstün tuttular. Kemal sâhibi ilim erbâbını dâimâ takdir edip onlara rağbet gösterdiler. Pâdişahlar, savaşta ve barışta, kânunların düzenlenmesinde, dînin bildirdiği hükümlere sâdık kalmakla yükselip kuvvetlendiler. Her işlerinde âlimlerle istişârede bulundular. Devlet nizamlarının hazırlanıp düzenlenmesini ve teftişini onlara havâle edip, idârî mes'ûliyetlere onları da dâhil ettiler. Bunun için Osmanlı Devletinde ulemâ sınıfı, hürmetli bir mevkîde idi. Bu yüzden korkutmaya dayanmaktan çok, adâleti yerleştiren kânunlar yapıldı.


1- Osman Gâzî; Hükümdarlığı: M.1299-1326

Ertuğrul Bey'in vefâtı ile, H.680 (M.1281) yılında aşîretin başına oğlu Osman Gâzî geçti. Osman Gâzî, Hicrî 699 (M.1299) yılında müstakil Osmanlı Devletini kurdu. Osman Gâzi, İslam dîninin esaslarını, Türk örfünü, teşkilat ve müesseselerini safha safha yerleştirip, mükemmelleştirdi. Teşkilat ve müessesesini kurarken İslam dîninin farzlarından cihat emrini de yerine getiriyordu. Devamlı genişleyip, teşkilâtlanan Osmanlıyı ortadan kaldırmak isteyen Bizans Kayserinin Osman Gâzi üzerine gönderdiği orduyu M.1301'de İznik'in kuzey doğusundaki Koyunhisar Kalesi mevkiinde göğüsledi ve yapılan muharebede muzaffer oldu. Osman Gâzi babasından devraldığı 4800 km²lik topraklarını 16.000 km²ye çıkardı.

Osman Gâzi, az sayıdaki aşîret kuvvetleriyle Bizans ordusunu ve tekfurlarını üst üste mağlup edip, zaferler kazanan üstün bir kumandandı. Dünyânın en uzun ömürlü hânedânını ve dünyânın en büyük devletlerinden birini kurdu. Osman Gâzi kurduğu hânedanla; üç kıta, yedi iklim, her çeşit ırk, dil, din, mezhep, fikir, kültür ve medeniyetteki insanı bünyesinde Osmanlı adı altında toplayan, Kurân-ı Kerîm, Hadîs-i Şerif ve İslam âlimlerince övülen mânevî hizmetlerin mîrascısı ve idârecilik vasfının 13.yüzyıldan 20.yüzyıla kadar nesillere intikalcisidir. Osmanlı Devleti, şer'î meselelerini, kuruluşundan îtibâren Hanefî mezhebi hükümlerince halletti. Kazâ merkezlerine, şehirlere tâyin edilen Kadılar, Hanefî mezhebine göre karar verirlerdi. Osman Gâzi zamanında askerî teşkilat Oğuz töresine göre olup, aşîret kuvvetlerine dayanıyordu.


2- Orhan Gâzi; Hükümdarlığı: M.1326-1359

Osman Gâzi'nin vefâtından sonra yerine oğlu Orhan Gâzi geçti. Orhan Gâzi, Türklerin Rumeli'ye geçişini kolaylaştırdı ve ilk devlet teşkilâtını kurdu. Osmanlılar tarafından yaptırılan ilk camiyi M.1333-1334 târihlerinde İznik'te Orhan Gâzi yaptırdı. Bursa medresesini kurdu. İlk "Sultan" lakabı da onun zamanında kullanıldı. İlk Osmanlı parası onun zamanında basıldı.


3- Sultan I.Murad; Hükümdarlığı: M.1359-1389

Orhan Gâzi'nin oğlu olan Sultan I.Murad zamanında Osmanlılar Avrupa'da yerleştiler ve te'sir sâhaları bütün Balkanları içine alan bir genişliğe erişti. Osmanlıları Balkanlardan atmak üzere Sırp, Bosna, Macar, Ulah, Arnavut, Leh ve Çek kuvvetlerinden teşekkül eden büyük Haçlı kuvvetlerinin, M.1389'da Kosova'da yok edilmesi, Türk Târihinin mühim hâdiselerinden olup örnek imhâ hareketlerinden biri olarak târihe geçti. I.Kosova Meydan Muhârebesi'nde bir sırplı tarafından şehid edilen Sultan Murad Hüdavendigar'ın son sözleri şunlar olmuştur: "İslâmın muzafferiyeti benim şehit olmama bağlı ise, şahâdet şerbetini nasib buyurmasını Cenâb-u Hak'dan duâ ve niyaz etmiştim. Duam kabul buyruldu. Hazreti Allâha hamd ve senâ olsun ki İslam askerlerinin zaferini gördükten sonra hayâtım sona ermektedir. Oğlum Bayezid'e bîad ediniz. Sakın esirleri incitmeyiniz. Mal ve canlarına tecâvüz etmeyiniz. Ben artık sizleri ve muzaffer ordumuzu Cenâb-u Hakk'a emanet ediyorum. Mevlâ, devletimizi bütün fenalıklardan korusun!"


4- Sultan Yıldırım Bayezid; Hükümdarlığı: M.1389-1402

Sultan I.Murad'dan sonra yerine oğlu Bayezid Han tahta çıktı. Cesâreti ve savaş anında fevkalâde sür'atli hareketi yüzünden "Yıldırım" lakabıyla anılan Bayezid Han'ın ömrü İslâmiyeti yaymakla geçti. Türklüğün ve İslâmiyetin Rumeli'de yerleşmesini sağladı Niğbolu Muhârebesi'yle Haçlıları mağlup etti. Haçlıların gâyesi Osmanlıyı Avrupa'dan hatta Anadolu'dan atarak Kudüs Krallığı'nı yeniden kurmaktı. Büyük bir kumandan olan Yıldırım Bayezid 13 yıl gibi kısa bir sürede babasından devraldığı 500.000 km² lik ülkeyi 942.000 km² ye ulaştırdı. Yıldırım Bayezid Han'ın Ankara Savaşı'nda Timur'a esir düşmesi ve çok geçmeden de esaret hayâtına dayanamayarak kederinden vefat etmesi üzerine şehzadeler arasında taht kavgaları başladı. Osmanlı Târihinde M.1402-1413 yılları arasında geçen bu zamana "Fetret Devri" denilmektedir.

_________________

Only registred user can see link on this forum!
Registred or Login on forum!

Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et
Yazar Mesaj
hidayet
Admin
Admin


Kayıt: 05 Hzr 2006
Mesajlar: 2386

MesajTarih: Çrş Eyl 06, 2006 8:34 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder

5- Sultan Çelebi Mehmed; Hükümdarlığı: M.1413-1421

Yıldırım Bayezid Han'ın oğulları arasında süren taht kavgaları sebebiyle başsız kalan devleti, oğullarından Çelebi Mehmed toparladı ve Osmanlı birliğini yeniden sağladı. Bu bakımdan kendisine Osmanlı İmparatorluğu'nun ikinci kurucusu gözü ile bakılır.


6- Sultan İkinci Murad; Hükümdarlığı: M.1421-1451

Sultan Çelebi Mehmed'in vefatından sonra oğlu II.Murad tahta geçti. Kahramanlığı yanında bir gönül adamı olan Sultan II.Murad Han, Varna ve Kosova'da Haçlılara karşı giriştiği mücâdelede Türk Târihine altın harflerle geçen iki büyük zafer kazandırdı. Sırp despotluğunu ortadan kaldırdı.


7- Fâtih Sultan Mehmed; Hükümdarlığı: M. 1451-1481

II.Murad Han'ın vefatından sonra yerine oğlu Fâtih Sultan Mehmed Han tahta geçti. Peygamber Efendimiz'in sekizyüz küsür sene önce buyurduğu ve "İstanbul mutlaka fetholunacaktır. Onu fetheden emîr (hükümdar) ne güzel emîrdir ve onun askeri ne güzel askerdir." diye verdiği mu'cizevi müjdeye ve Fahri Kâinât'ın medhü senâsına mazhar oldu ve yıkılmaz zannedilen Bizans'ı yıktı. İstanbul'u fethetti (Hicrî.857 [2] , M.1453). Böylece "Ortaçağı" kapatıp "Yeniçağı" açtı.

Fatih Sultan Mehmet Han, fetihten sonra beyaz at üzerinde ve muhteşem bir alayla Topkapı'dan şehre girdi. Onun askerleri, kendisini Şehremini'nde tebrik ederek; "Seni tebrik ederiz ey Sultânımız! Peygamber Efendimiz'in medhü senâsına nâil oldun." dediklerinde O da; "Ben de sizi tebrik ederim ey askerim!" diye tebrikleştikten sonra atından inip yerde şükran secdesine kapandı. Sonra doğruca Ayasofya Kilisesi'ne gitti. Burayı câmiye çevirdi ve ilk cuma namazını burada kıldı. Kıyâmete kadar câmi olarak kalmasını istediği bu muhteşem mâbed için mükemmel bir vakfiye yazdırttı. (1127 sene kilise, 481 sene de câmi olarak kullanılan Ayasofya, 1934'de maalesef müze hâline getirildi.)

Fatih Sultan Mehmed Han'ın sâdece dünyânın incisi olan İstanbul'u Türk milletine hediye etmesi, bu milletin ebediyyen O'na minnettar olması için yeter de artar bile. Dünyâ Târihinin akışını değiştiren, çağ kapayıp çağ açan Fâtih Sultan Mehmed Hân, târihin kaydettiği eşsiz hükümdarlardan ve müstesnâ kumandanlardan olup ömrü üç kıtada Allâhü Teâlâ yolunda cihad etmekle geçti.

Fatih Sultan Mehmet Han Trabzon seferindeyken, Zigana dağlarını yaya geçmek zorunda kalarak büyük sıkıntılarla karşılaşmıştı. Sefer sırasında yanında bulunan Uzun Hasan'ın annesi, onun çektiği eziyetleri görerek, seferden vazgeçirmek maksadıyla; "Ey oğul! Bir Trabzon için bunca zahmet değer mi?" deyince,

Yüce hâkan Hz.Fatih'in; "Hey ana! Bu zahmet din yolunadır. Zahmeti ihtiyar etmezsek bize gâzi demek yalan olur" şeklinde verdiği bu cevap çok dikkate şâyandır.

Fatih Sultan Mehmet Han devrinde İstanbul, ilim ve medeniyette dünyânın en yüksek bir merkezi hâline geldi. Fatih'in ilme olan hizmetlerinin en açık işâretleri; hiç şüphesiz câmilerin etrafında yaptırdığı ilim ve irfan yuvaları olan medreselerdir.


8- Sultan İkinci Bayezid; Hükümdarlığı: M.1481-1512

Fatih Sultan Mehmet Han'dan sonra yerine oğlu II.Bayezid tahta geçti. Dînine çok bağlı olduğu için kendisine Bayezidi Velî denildi.


9- Yavuz Sultan Selim; Hükümdarlığı; M.1512-1520

Sultan II.Bayezid Han'dan sonra yerine oğlu I.Selim tahta geçti. Yavuz Sultan Selim Han'ın en büyük niyyet ve arzusu, İslam birliğini sağlamaktı. "Biz, Allah tarafından memur olmadıkça bir sefere gitmeyiz." diyen Yavuz Sultan Selim Han, M.1512 de ilk seferini Şiî Şah İsmâil üzerine yaptı. Yavuz bu seferinde Şah İsmâil'i bertaraf etmekle kalmadı, 220.000 km²'lik bir toprağı da Osmanlı topraklarına kattı.

Yavuz Sultan Selim Han, ulemânın fetvâsı üzerine, ikinci seferini mülhid Safevîlerle işbirliği yapan Mısır üzerine yaptı. Mercidâbık muhârebesinden sonra, Halep Ulu câmiindeki ilk cuma namazında hutbeyi, Sultan Selim nâmına okuyan hatip, Yavuz Sultan Selim Hân için "Hâkim-ül-Harameyn-iş-Şerîfeyn" deyince, Pâdişah oturduğu yerden fırlayıp hemen müdâhale ederek, "Yok! yok! hâkimi değil hâdimiyim" deyip "Hâdim-ül-Harameyn-iş-Şerîfeyn" diye düzelttirtmiştir.

Göz yaşlarını tutamayan Sultan Selim, Peygamber Efendimiz'in meşru halîfesi olmanın sevinci ile oturduğu yerdeki seccâdeyi kaldırarak, alnını câminin mermer zemînine değdirmek suretiyle, şükran secdesine kapanmıştır.

Yavuz Sultan Selim Han, kendi zamanına gelinceye kadar hiçbir hükümdarın göze alamadığı bir işi yapmıştır ki, koskoca Sina Çölü'nü 13 günde geçmiştir (II.Cihan Harbinde Almanlar yeni tekniğin verdiği imkanlarla dahi bu çölü ancak 11 günde geçebilmişlerdir.). Yavuz Sultan Selim Han, saltanatını parçalamak isteyenlere karşı "Bana bu dünyâ dar geliyor." diyen ve cihan hâkimiyetini elinde toplayan çok kudretli bir sîmadır.

Ridâniye Muhârebesi sonunda Kudüs, Medîne ve Mekke'nin Osmanlıya geçmesi, Kâhire ve Mekke'de bulunan Emânâtı Mukaddese'nin İstanbul'da Topkapı Sarayı'na taşınması ve bunlar için Hırka-i Şerif dâiresinin yapılmasıyle, Sultan Selim'in halîfe sıfatı tamamlanmıştır. Böylece hilâfet Abbâsilerden Osmanlılara geçmiştir (M.1517).


10- Kânûnî Sultan Süleyman; Hükümdarlığı: M.1520-1566

Yavuz Sultan Selim Han'dan sonra yerine oğlu Kânûnî Sultan Süleyman Han tahta geçti. İkinci Osmanlı halîfesi olan Kânûnî, gerek yaptığı kânunlar gerekse kânun ve nizamlara gösterdiği fevkalâde riâyet yüzünden, «Kânûnî» ünvanıyla yâdedilmiştir. Kendisine Kânûnî denmesi yeni kanunlar icad etmesinden değil, mevcut kanunları yazdırtıp çok sıkı şekilde tatbik etmesinden dolayıdır. Bütün dünyâ servetleri hediye diye ayağına kadar getirilen, bir savaşla bir devleti ortadan kaldıran, dünyânın bütün devlet başkanlarına emirlerini dikte ettiren bir pâdişahtı. Garplılar O'na «Muhteşem Süleyman» adını veriyorlardı. Ama o, kendinden çok devletine ve milletine ihtişam verdi. Bu devirde devletin iktisadi vaziyeti çok yüksek seviyeye ulaştı. Büyük bir devlet adamı olmasının yanında ayrıca ünlü bir şairdi. Meşhur şiirlerinden birisi şudur:

Halk içinde mûteber bir nesne yok devlet gibi.
Olmayâ devlet cihanda, bir nefes sıhhat gibi.
Saltanat dedikleri bir cihan kavgasıdır.
Olmayâ baht-ü saâdet dünyâda vahdet gibi.

Bizzat ordusunun başında olduğu halde çıktığı onüç sefer sonunda, babası Yavuz Sultan Selim Han'dan devraldığı 6.557.000 km² lik Osmanlı Devleti'nin topraklarını 14.893.000 km² ye ulaştırdı. Kânûnî, Avrupa'ya onüçüncü seferi olan Zigetvar kuşatmasını bizzat idare ederken 6-7 eylül 1566 gecesi vefat etti. 7 eylülde kale fethedildi. Askerin moralinde bozukluk meydana gelmemesi için Kânûnî'nin vefatı askerden gizli tutuldu.

Zigatvar seferinden muzaffer dönen orduya 48 gün sonra Mohaç sahrasında Kânûnî'nin vefatı tebliğ edildi. Kânûnî'nin cenaze namazı, 26 ekim 1566'da Belgrad civarındaki Sirem sahrasında bütün ordunun iştirakiyle Hâce-i Sultânî Atâullah Efendi tarafından kıldırıldı, 28 kasım 1566'da İstanbul'a vasıl olan Kânûnî'nin cenâze namazı yüzbinlerce İstanbullunun iştirakiyle Şeyhülislam Ebussud efendi tarafından tekrar kıldırıldı.


11- Sultan İkinci Selim; Hükümdarlığı: M.1566-1574

Kânûnî'den sonra yerine oğlu II.Selim hükümdar oldu. II.Selim zamanında Kıbrıs fethedilerek Akdeniz'de Osmanlı hâkimiyeti tam olarak sağlandı. Komşu devletlerle sulh anlaşmaları yapıldı. İndonezya'ya denizden sefere çıkıldı. Hindistan ve civarındaki müslüman hükümdarlara istekleri üzerine yardımda bulunuldu. Ayasofya Câmii yeniden onarıldı. Edirne'deki Selimiye Câmii bu devirde inşâ edildi. Kırım Hanlığına Rusya seferine çıkma izni verildi ve Rusya vergiye bağlandı. II.Selim Han'dan sonra Osmanlı Devletinin giriştiği harpler çok uzun sürmeye ve devletin aleyhinde olmaya başladı. Nitekim M.1578 yılında başlayıp çeşitli aralıklarla III.Mahmud, I.Ahmed, II.Osman ve IV.Murad devirlerinde olmak üzere 1639'a kadar süren İran harpleri Osmanlı Devletinin duraklamasının başlıca sebeplerinden biri olmuştur.


12- Sultan Üçüncü Murad; Hükümdarlığı: M.1574-1595

İkinci Selim'den sonra tahta oğlu III.Murad geçmiştir. Osmanlı Devleti, doğuda en geniş sınırlarına Sultan III.Murad zamanında ulaştı. Bu zamanda ülke toprakları 20.000.000 km²'ye yaklaşmıştı.


13- Sultan Üçüncü Mehmed; Hükümdarlığı: M.1595-1603

Sultan III.Murad'dan sonra oğlu III.Mehmed hükümdar oldu. Dînine çok bağlı idi. Ayrıca tasavvufa da merakı vardı. Hz. Peygamberimiz'in ismi anılınca saygı ile ayağa kalkar, kıbleye döner ve Salavât-ı Şerîfe okurdu. Bizzat ordusunun başında sefere çıkarak Haçova meydan savaşını kazanmış, Eğri kalesini fethederek Eğri Fâtihi ünvânını almıştır.


14- Sultan Birinci Ahmed; Hükümdarlığı: M.1603-1617

Sultan III.Mehmed'den sonra oğlu I.Ahmed 14 yaşında pâdişah oldu, 14 sene pâdişahlık yaptı. Sultan I.Ahmed zamanında Kâbe'nin örtüleri İstanbul'dan gönderilmeye başlandı. Zitvatoruk Anlaşması imzalanarak Avusturya Osmanlı siyâsî hâkimiyetini tanımaya devam etti. Celâlî isyanları tamamen bastırıldı. Estergon ve Uyvar kaleleri fethedildi.

6 büyük minareli ve 16 şerefeli Sultan Ahmed Câmiini binâ ettirdi. İyi bir şâirdi. Bahtî mahlasıyla şiirler yazdı. Bir divânı vardır. Dînine çok bağlı, hatta büyük bir velî olan Sultan I.Ahmed'in Peygamber Efendimiz Hz.Muhammed (S.A.V)'e bağlılığı o kadar ileri idi ki, Peygamberimiz'in mübârek ayak izlerinin resminin üzerine bir şiir yazmış ve o resim ve şiiri kavuğunda ölünceye kadar taşımıştır. O şiir ise şudur:

N'ola tâcım gibi başımda götürsem dâim,
Kadem-i resmini ol Hazreti Şâhı Rasûlün.
Gül-i gülzârı Nübüvvet, o kadem sâhibidir.
Ahmedâ durma yüzün sür kademine ol Gülün.


32- Sultan Abdülaziz; Hükümdarlığı: M.1861-1876

Sultan I.Abdulmecid'den sonra yerine II.Mahmud'un oğlu Abdülaziz Han tahta geçti. M.1869'da Süveyş kanalı açıldı. Sultan Abdülaziz Han tahta çıkınca, ordu ve donanmanın kuvvetlendirilmesine canla ve başla çalıştı. Böylece Osmanlı Devleti, muazzam bir donanma ve 500 bin kişilik ordusuyla dünyânın en modern kuvveti hâline geldi. Yaptırmış olduğu harp gemilerinin planlarını çoğu zaman kendisi çizmiştir. Sultan Abdülaziz Han'ın gerçekleştirdiği bu hamleleri Rusya, İngiltere ve Fransa büyük bir endişe ile tâkip ediyordu. Hiçbiri böyle muazzam bir kuvvete karşı çıkma cesâretini kendinde bulamıyordu.

Osmanlının böyle güçlenmesini çekemeyen Avrupa devletleri, koca devleti içten çökertme plânlarını tatbike başladılar. M.1871'de Mithat Paşa sadrazam oldu. Fakat iki ay sonra bütçede açık olduğu halde açık olmadığını söyleyip yalanı meydana çıkınca sadrazamlıktan azledildi. M.1874'de Hüseyin Avni Paşa sadrazam oldu. Bir yıl sonra azledilince, bu kindar adamın kini pâdişaha karşı son haddine vardı.

Sultan Abdulaziz Han çok büyük bir adam kıtlığı (eskilerin tâbiri ile kaht-ı ricâl) ile karşı karşıya bulunuyordu. Kime vazîfe vereceğini bilemiyordu. Hiç bir işe yaramadıkları alenen ortaya çıkmış olan Mithat Paşa, Mahmut Nedim ve Hüseyin Avni Paşaların teşvikiyle başlayan bir nümayiş ihtilâle döndü. Abdülaziz'i tahttan indirdiler. Tahttan indirmekle de kalmayıp intihar süsü vererek, Kur'ân-ı Kerim okurken kiralık katillere öldürttüler. Bütün mal varlığı çapulcular tarafından yağma edildi.


33- Sultan Beşinci Murad; Hükümdarlığı: M.1876

Sultan Abdülaziz'den sonra yerine I.Abdulmecid'in oğlu V.Murad tahta geçti. Nezâketi, kibarlığı ve çağına göre yumuşak huyluluğu ile sevildi. M.1876'da Abdulaziz Han'ın fecî şekilde şehid edildiğini ve annesi Pertevniyal Sultana çok çirkin işkenceler yapıldığını işiten Sultan V.Murat Han'ın üzüntüden ve bu felâket yolunun sonunu düşünmekten aklî dengesi bozuldu. 93 gün pâdişahlık yaptıktan sonra hal edildi. Hal'inden sonra ailesiyle Çırağan Sarayına yerleştirilen V.Murat Han'ın hastalığı sonradan iyileşti. Vaktini okumak ve torunlarını okutmakla geçiren V.Murat Han, kardeşi Sultan II.Abdulhamid Han'ın nâzikâne hatır sormasını dâimâ teşekkürle cevaplandırırdı.

_________________

Only registred user can see link on this forum!
Registred or Login on forum!

Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et
Yazar Mesaj
hidayet
Admin
Admin


Kayıt: 05 Hzr 2006
Mesajlar: 2386

MesajTarih: Prş Eyl 07, 2006 7:53 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder

34- Sultan İkinci Abdülhamid; Hükümdarlığı: M.1876-1909

V.Murad Han'ın kısa süren saltanatından sonra Sultan Abdulmecid'in oğlu II.Abdülhamid Han tahta geçti. İlk beş aylık zaman zarfında, onun devleti lâyıkı vechiyle idâre etmesine sadrazam Midhat Paşa ve arkadaşları fırsat vermeyip, idâreyi kendi ellerinde tuttular. Ancak bu sırada patlak veren doksanüç harbinde alınan ağır mağlubiyetin müsebbibleri oldukları için Mithat Paşa ve avânesi azledildi. Meclisi Meb'usan kapatılıp idâreyi bizzat Sultan II.Abdülhamid Han eline aldı.

Meclisi Mebusân'ın kapatılmasından sonra idâreyi bizzat eline alan II.Abdülhamid Han, sanki bir yıkıntının altında kalmış gibiydi. Osmanlı Devleti, dışarda ve içerde büyük mes'elelerle karşı karşıyaydı. Ancak aklı, ilmi, zekâsı fevkalâde yüksek bir dâhî olan yeni Osmanlı pâdişahı Abdülhamid Han Hazretleri içte ve dışta aktif bir siyâset tâkibederek, bu mes'elelerin üstesinden gelmeği başardı. İdâresi altındaki yüce Devlet, Berlin Antlaşmasından İkinci Meşrutiyete kadar otuz küsür sene içinde bir karış toprak kaybına dahî uğramadı.

Bu zaman içinde Sultan Abdülhamid Han'ın karşı karşıya bulunduğu mes'eleler ve bunlara karşı aldığı tedbirler ise şu şekildedir:

1853 Kırım Harbi sırasında yabancı devletlerden alınan büyük borçlar, Reşid, Fuad ve Ali Paşaların sınırsız harcamaları, Sultan Abdülaziz zamanında ordu ve donanmanın geliştirilmesini sağlamak üzere alınan borçlar ve Rusya'ya ödenecek savaş tazminatı devletin belini bükmüştü. Pâdişah ilk iş olarak bu meseleye çâre bulmaya çalıştı. 1881'de yayınladığı bir kararname ile devletin birçok tekel gelirlerini tek idâre altında topladı ve buradan dış borçların muntazam taksitlerle ödenmesine karar verildi.

Berlin Antlaşmasıyla Teselya'ya sâhip olan Yunanistan, Osmanlı Devleti aleyhine faaliyetlerini hızlandırdı. Girit ve Yanya'da çete savaşlarını körükledi. Balkanlarda Yunan ordu birlikleri sınır ihlallerine başladı. Bu olaylar üzerine Abdülhamid Han, Yunanistan'a askeri müdahâlede bulunulmasına karar verdi. Pâdişah, Batılı devletlerin ve Rusya'nın Yunanistan lehine harekete geçmelerini istemediğinden müdahâlenin bir yıldırım harbi şeklinde olmasını ve neticenin süratle alınmasını istedi. Bu emirle harekete geçen Müşir Ethem Paşa kumandasındaki Türk birlikleri, 24 saatte Termopil geçidini aşıp Atina'ya girdi. Bütün Avrupa kumandanları bu olayla şaşkına döndü. Çünkü Alman kurmayları, Osmanlı ordusu Termopil'i altı ayda geçemez diye rapor vermişlerdi. Rusya, İngiltere ve Fransa'nın mürâcaatı üzerine savaş o noktada durduruldu. Bu devletler, Türkiye Yunanistan'dan çıkmadığı takdirde savaş îlân edeceklerini bildirdiler. Yunanistan Türkiye'ye büyük bir savaş tazminatı ödeyerek kurtuldu. Ancak bu üç devlet Osmanlıyı gâlip geldiği bir harpte mağlup duruma düşürmek için Girit'e muhtariyet verilmesini kararlaştırdılar. Girit Osmanlı Devletine bağlı kalmakla birlikte kendi kendini idâre eder bir vâlilik olacaktı. Burası ancak, Abdülhamid Han tahttan indirildikten sonra Yunanistan'a ilhak edilebildi. İkinci Abdülhamid Han, Yunan savaşı hariç, bütün dış mes'elelerini dâimâ diplomatik yollarla halletmeye çalıştı.

İngilizlerin Arap milliyetçiliğini yaymak ve hâlifeliğin Arapların hakkı olduğunu iddiâ ederek Mısır hidivini hâlife yapmak konusundaki gayretlerine Abdülhamid Han, İttihad-ı İslam (Panislâmizm) politikasıyla karşı koydu. O târihlerde İngiltere, Rusya ve Fransa'nın idâreleri altında büyük Müslüman kitleleri bulunuyordu. İngiltere'nin Türk idâresindeki Arap ülkelerine de göz dikmesi üzerine pâdişah, bu devletlerin müslüman halklarını kendi nüfuzu altına almayı, bütün dünyâ Müslümanları ile İstanbul arasında kuvvetli bağlar kurmayı uygun gördü. Bunun için dünyânın her tarafında İslam topluluklarının lideri durumunda bulunan büyük din adamlarıyla temasa geçti. Bunlara özel mektuplar gönderdi. Rütbe ve nişanlar verdi. Böylece bu dîni liderlerin hepsi kendilerini İslam hâlifesinin mahalli memurları, temsilcileri olarak görmeye başladılar. Müslümanları Avrupalı ve Rus emperyalistelere karşı uyarmak üzere Amerika'dan Çin'e kadar temsilciler gönderdi. Neticede öyle bir durum meydana geldi ki, Afrika'nın en uzak köşesinde bir Müslüman cemaatı bile hiç Türkçe bilmedikleri halde câmilerden çıkınca ellerindeki Türk bayrakları ile dolaşıyorlar ve "Pâdişahım çok yaşa" diye bağırıyorlardı. Ayrıca İstanbul'da basılan binlerce kitap ve broşür Rus idâresi altındaki Türk ülkelerine gönderiliyor böylece her tarafta Türkler ortak bir kültür kaynağından besleniyorlardı.

Sultan Abdülhamid Han'ın bu siyâseti sâyesinde İstanbul İslam dünyâsının kalbi hâline geldi. Rusya, İngiltere ve Fransa onun, kendi Müslüman tebeaları arasındaki bu nüfuzundan çekinerek daha dikkatli hareket etmeye başladılar.

Birçok gelirini düyûnu umûmîyyeye bırakan devlet, memur ve asker maaşlarını zamanında ödeyememe, iki veya üç ayda bir ödeme yapmak durumuyla karşı karşıya kaldı. Ancak aynı devirde hayâtın fevkalade ucuz ve Osmanlı parasının kıymetli olması yüzünden sıkıntı çeken hiç kimseye rastlanmadı. Bir aylık maaş, üç ay boyunca rahatlıkla yetiyordu.

Yahûdîler, Arz-ı mev'ud (vadedilen topraklar) üzerinde devlet kurma çalışmalarını hızlandırdılar. İngilizlerin de desteğiyle, bu gayenin tahakkuku için siyonist teşkilâtlar kurup zengin gelir kaynakları temin ettiler. Siyonist hareketlerin başına geçen Theodor Herzl, Filistin'de bir Yahûdî devletinin kurulması için çalışıyordu. Yahûdîler 1870 senesinden îtibaren Filistin toprakları üzerinde zirai yerleşme merkezleri teşkil etmeğe başladılar. Daha çabuk ve kesin bir yerleşme yapabilmek için Herzl, Sultan Abdül-hamid'le görüştü. O'ndan toprak talebinde bulunarak, Filistin'de bir aristokratik cumhuriyet kurmak için izin istediler. Buna karşılık da Osmanlı bütçesinin üç misli para teklif ettiler ve Devletin bütün borçlarını ödeyeceklerini bildirdiler.

Bu isteğe karşı Abdülhamid Han târihimize altın harflerle geçen şu cevabı verdi: "Ben bir karış dahi olsa toprak satmam. Zira bu vatan bana değil, milletime âittir. Milletim, bu devleti kanlarını dökerek kazanmış ve yine kanıyla mahsuldar kılmıştır. Ecdâdımın kanıyle alınan yer parayla satılamaz."

Abdülhamid Han ayrıca Yahûdîlerin el altından ve gizli faaliyetlerine karşı da harekete geçti. Filistin'in tamamını arâzi-i şahâne îlân ederek satılmasını yasakladı. Bizzat şahsına bağlı bir orduyu Filistin'de vazîfelendirdi. Kafkas ve Balkanlardaki bir kısım Müslümanları Filistin'e yerleştirdi. Pâdişahın bu faaliyetleri üzerine Yahûdîler, bütün güçlerini Abdülhamid Han'ı tahttan indirme yoluna çevirdiler ve mason yaptıkları yerli hâinlerle işbirliğine giderek bu niyetlerini gerçekleştirdiler.

Berlin Antlaşmasının 61. maddesi, Anadolu'da Ermenilerin yaşadığı vilâyetlerde islahat yapılmasını öngörüyordu. Abdülhamid Han, bu maddenin Ermeni muhtariyetini doğuracağını ve memleketin bütünlüğünü parçalayacağını gördüğü için tatbikattan kaldırdı. Bu maddeyi tatbik taraftarı olan sadrazam ve devlet adamlarını azletti. Bunun üzerine çeşitli Avrupa şehirlerinde ve Amerika'da yetiştirilmiş ermeni ihtilâlcileri, Türkiye'de ihtilâl hazırlıklarına giriştiler. Devletine bağlı ermenileri terörle sindirmeğe ve kendilerine katılmağa zorladılar. Böylece, ihtilâlci ermeniler tarafından doğuda pekçok ermeni vatandaş katledildi. Avrupa'da da, bu katliâmların Türkler tarafından yapıldığı intibaını vermek için kesif bir propaganda başlattılar. Ermeni ihtilâlcileri tarafından Abdülhamid Han, "Kızıl Sultan" îlân edildi. Bunların niyeti Türkiye'de bir ihtilâl hareketi başlattıktan sonra Avrupa devletlerinin müdahâlesini sağlamaktı. Ancak giriştikleri pekçok teşebbüs Abdülhamid Han tarafından Avrupalıları ayağa kaldırmadan bastırılıp söndürüldü. Ayrıca Doğu Anadolu'da Hamidiye alaylarını kuran pâdişah, bölge aşîretlerini kendisine bağladı. Bu olaylarla bölgede asâyişi teminle Osmanlı hâkimiyetini pekiştirdi.

Bu defa Ermeniler de, pâdişahı ortadan kaldırmadıkça Ermenistan'ı kuramayacakları kararına vardılar düşündüler. Avrupa'daki meşhur bir anarşisti para ile tutup İstanbul'a getirdiler. Cuma namazı için gittiği Yıldız Câmii'nde II.Abdülhamid Han'ın arabasına bomba konuldu. Ancak câmiden çıktıktan sonra pâdişahın bir dakikalık gecikmesi hayâtının kurtulmasına vesîle oldu.

31 senelik bunca hâdiseler neticesinde, dış düşmanlar, emellerine ulaşabilmek ve Osmanlı Devleti'nin yıkılmasını sağlamak için Sultan Abdülhamid Han'ın ortadan kaldırılması veya tahttan indirilmesi gerektiğinde birleştiler. Ancak bütün teşebbüs ve gayretlerine rağmen bunu başaramadılar. Binlerce yıllık bir târih gösteriyordu ki, Osmanlı Türkü'nü dışardan yıkmak mümkün değildi. Öyleyse yine târihi entrikalar dönmeli ve Osmanlı Türklüğü içerden parçalanmalıydı. Tezgahlar bu gâye ile çalışmağa başladı. Zâten 1890 senesinde kurulan İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin hedefi de, Sultan Abdülhamid Han'ı tahttan indirmek ve Meşrutiyeti îlân etmekti.

İttihatçılar, büyük paralarla Osmanlı devlet adamlarını satın almağa ve kısa sürede pekçok taraftar bulmağa başladılar. Bu cemiyet, 1897'de pâdişahı tahttan indirmek için tertip içine girince, basılarak üyeleri yakalandı. Bunlar idama mahkum edildilerse de cezâları Pâdişah tarafından müebbet hapse çevrilerek yurdun çeşitli yerlerine sürüldüler. Fakat bunlar Paris'e kaçarak yıkıcı faaliyetlerine orada devam ettiler. Ermeni, Yahûdî, Balkan komitecileri, yâni pâdişahın aleyhine olan herkesle işbirliğine başladılar. Müslüman kanı dökmekten zevk alan Bulgar, Sırp, Yunan çeteleri, Abdülhamid Han'ı tahttan indirmek için İttihat ve Terakki Cemiyeti'ne kucak açtılar.

O zamanlar pâdişaha karşı olmak, adetâ aydın olmanın bir gereği gibi görülmeğe başlandı. Maalesef bir kısım sarıklı medrese hocalarından tutun setre pantolonlu Fransız taklitçilerine kadar pek çok kimse ona muhâlifti. Nihâyet bu kesif propaganda ordudaki genç subaylar arasında da yayılmağa başladı. Bâzı subaylar, çeteciliği bir siyâsi hareket kolu olarak benimseyip Osmanlı Devleti'ne karşı komiteciliğe, yâni dağa çıkıp isyana başladılar. Aralarında Enver, Niyazi gibi mâceracı kimselerin de bulunduğu bu subaylar grubu, kendilerine kuvvet sağlayabilmek için Bulgar komitecileriyle ortak hareket ediyorlardı. Selânik'te bulunan Osmanlı III.Ordusu bir âsi ordu hâline gelmişti.

Neticede Sultan Abdülhamid Han, II.Meşrutiyeti îlân etmek zorunda kaldı (1908). Abdülhamid Han'ın tahta çıktığı zamanda olduğu gibi bu devrede de, iktidar yetkileri tamamen elinden çıkmıştı.

Silah zoru ile iktidara gelen İttihatçılar, yeni meclisin kurulmasında da çetecilik metodlarını kullandılar. Meclisi kendi adamlarıyle doldururlarken muhâliflerini de kiralık kâtillerle ortadan kaldırdılar. Ancak, bunların iktidarı sağlamlaşırken devlet çatırdamağa başladı.

Memleketin bir baştan bir başa tam bir kargaşa içine düştüğü sırada 31 Mart Vak'ası meydana geldi. İttihatçıların daha önce Selânik'ten İstanbul'a getirip yerleştirdikleri Avcı taburlarına mensup bir kısım asker ve halk ayaklanarak İttihatçılara karşı harekete geçti. Pâdişah, yetkilerinin çoğunu meclise devrettiği için insiyatifini kaybetmişti. Meclis iş göremiyordu. On gün kadar devam eden bu kargaşada İttihatçılar, Rumeli'nde ne kadar Sırp, Bulgar, Rum, Arnavut çetecisi varsa topladılar. Bunların yanına pek az da Türk askeri katıldı. III.Ordu kumandanı Mahmut Şevket Paşa'nın emri altında İstanbul'a gelen bu çetecileri devlet merkezine sokmak istemeyen kumandanlar padişâha mürâcaat ettiler.

Ancak kardeş kanı dökülmesini uygun bulmayan merhametli pâdişah, buna müsaade etmedi. "Bu hareket, benim şahsıma karşı girişilmiştir. Ben, şahsım için, milletimin kan dökmesine aslâ müsaade edemem." dedi.

İsyanı yatıştırmak bahanesiyle İstanbul'a giren İttihatçılar ve dağdan inmiş Balkan komitecileri pekçok kan döktüler. Nerede bir sarıklı molla ve hoca gördülerse öldürdüler. Papatya çiçeği gibi beyaz sarıklı molla ve hocalarla dolu İstanbul câmiilerini kurşun yağmuruna tuttular, katliâm yaptılar [4] . Ayrıca isyanın sorumlusu olarak pâdişahı gösterip onu tahtından indirmeğe karar verdiler.

Bu noktada bir Rum mebusun feryadı çok dikkati şâyandır. Şöyle ki:

İttihatçılar bir kısım mebuslarla o zamanki adı Ayastafanos olan Yeşilköy'de yaptıkları gizli bir toplantıda, Sultan Abdülhamid Han'ı tahtından indirme kararı alınca bir Rum mebus; "Yapmayın efendiler! günaftır, günaf. Sultan Abdülhamid Han, bu memleketin nûrudur. Dünyâda denge unsurudur. O'nu tahtından indirirseniz mülkü millet harâb olur. Dünyâ perişân olur." demiştir. O'nun bu feryadını, o zamanın mebuslarından olan ve bu toplantıda bulunan, bilâhere şeriye vekilliği yapan, tefsir yazarı Konya'lı M.Vehbi Efendi çok kişilere nakletmiştir.

Ne yazık ki, dünün ve bugünün pek çok kişileri, Sultan Abdülhamid Han'ı, bir Rum mebusu kadar anlayamamışlardır.

İttihatçılar, şer plânlarına kılıf olarak da zorla fetvâ yazdırdılar. Daha sonra Yahûdî Emanuel Karaso, Ermeni Aram Efendi, Arnavut Esat Toptâni, uzun yıllar pâdişahın yâverliğini yapmış olan Laz Arif Hikmet Paşa, pâdişaha giderek; "Millet seni azletti." dediler.

Pâdişah; "Hâl' etti demek istiyorsunuz." diye kelimeyi düzelterek [5] , "Ben Türklerin, Müslümanların hâlifesiyim. Hâl' edecekse beni onlar hâl' etmeliydi. Sen yahûdîsin!, sen ermenisin!, sen nankörsün!" diye çıkıştıktan sonra, üç kere; "zâlike takdîru'l azîzil alîm" dedi. Bu kelamdan, saray da, ordu da titredi.

Târihimizin en büyük lekelerinden biri olan bu hâdise, aynı zamanda Türk milletine yapılan en büyük hakâretlerden biridir.

Sultan II.Abdülhamid Han, Türk târihinin ender kaydettiği çok büyük bir şahsiyetti. Dünyâ siyâset târihinin en büyüklerindendi. Onun siyâsi dehâsı cihanşümûldü. Belki de bu büyüklüğü yüzünden anlaşılamadı ve aleyhinde yerli yabancı düşmanlar her şeyi söylediler. Hayâtı, Yahudîler, Ermenîler, Balkan komitecileri ve bütün yıkıcı şer kuvvetleriyle mücâdele içinde geçti.

Sultan Abdülhamid Han tahttan indirilince kendisine pek çok iftiralarda bulundular; "çok adam öldürttü" dediler. Sultan Abdülhamid Han; "Ben kimin nesini öldürtmüşsem, dâva açsın, mahkeme huzurunda benden hak istesin" diye gazetelere îlân verdi. Hiç çıt çıkmadı. Ancak bir kadın; "Kocamı öldürttü" diye mürâcaatta bulundu. Mahkeme, gün tâyin etti. Tam mahkeme günü, kadının kocası gemiden indi. Meğer Trablusgarb'de İtalyanlara esir düşmüş, bilâhere serbest bırakılmış; keramet zuhur etti, o gün geldi. Böylece Ulu Hakan'a iftira atanlar çok mahcub oldular.

Aleyhinde faaliyet gösterenlerin elebaşılarından biri olan feylâsof Rıza Tevfik, devlet elden gidince korkunç pişmanlığını dile getiren, "Sultan Abdülhamid Han'ın Ruhâniyetinden İstimdat" adlı mersiyesinde şöyle feryâd ediyordu:

Nerdesin şevketlim, Sultan Hamid Han?
Feryâdım varır mı bârigâhına?
Ölüm uykusundan bir lâhza uyan,
Şu nankör ............ bak günâhına.


Târihler ismini andığı zaman,
Sana hak verecek, ey koca Sultan;
Bizdik utanmadan iftira atan,
Asrın en siyâsî Padişâhına.


"Pâdişah hem zâlim, hem deli" dedik,
İhtilâle kıyam etmeli dedik;
Şeytan ne dediyse, biz "beli" dedik;
Çalıştık fitnenin intibahına.


Dîvâne sen değil, meğer bizmişiz,
Bir çürük ipliğe hülyâ dizmişiz.
Sade deli değil, edepsizmişiz.
Tükürdük atalar kıblegâhına.


Sonra cinsi bozuk, ahlâkı fena,
Bir sürü türedi, girdi meydana.
Nerden çıktı bunca veled-i zinâ?
Yuh olsun bunların ham ervâhına!


Bunlar halkı didik didik ettiler,
Katliâma kadar sürüp gittiler.
Saçak öpmeyenler, secde ettiler.
.... .... .......... pis külâhına.


Haddi yok, açlıkla derde girenin,
Sehpâ-yı kazâya boyun verenin.
Lânetle anılan cebâbirenin
Bu, rahmet okuttu en küstâhına.


Çok kişiye şimdi vatan mezardır,
Herkesin belâdan nasîbi vardır,
Selâmetle eren pek bahtiyardır,
Harab büldânın şen sabahına.

Milliyet dâvâsı fıska büründü,
Ridâ-yı diyânet yerde süründü,
Türkün ruhu zorla âsi göründü,
Hem Peygamberine, hem Allâh'ına.


Lâkin sen sultânım gavs-ı ekbersin
Âhiretten bile himmet eylersin,
Çok çekti şu millet murada ersin
Şefâat kıl şâhım mededhâhına.
Rıza Tevfik

Sultan Abdülhamid Han devrinde dünyânın dört büyük gücünden biri olan ve 7 milyon küsür kilometrekareden fazla olan ülke; İşkodra'dan Basra Körfezine, Karadeniz'den Sahrâyı Kebîr (Büyük Sahra) çöllerine uzanıyordu. Çeşitli entrika ve iftiralarla O'nu tahtından indirip ülke idâresini eline alan İttihatçılara, Ulu Hakan Sultan Abdülhamid Han; "Eğer Türkiye'yi on sene idâre edebilirlerse bir asır idâre ettik, desinler." demiş ve neticeyi de o anda işâret etmişti.

Nitekim o târihten îtibaren, Osmanlı Devleti hızlı bir parçalanma devresine girdi. Önce Trablusgarb'ı İtalyanlar işgâl etti, sonra Balkan Harbi bozgunu oldu. Yunanistan, Sırbistan, Bulgaristan ve Karadağ aralarında anlaşıp Türklerin üzerine çullandılar. Sultan Abdülhamid Han'ın kurduğu Balkan dengesini ortadan kaldırmak suretiyle, aynı Balkan ülkeleri, bu dengeye saygı besleyen Avrupa devletlerini birbirlerine düşürdüler. Dünyânın en şaâmetli hâdiselerinden birisi olan I.Cihan Harbi'ne böylece sebep oldular.

İngilizlerin 1900'lerdeki Hâriciye Vekili olan Edward Grey (ki Osmanlılar aleyhinde ençok faaliyet gösterenlerdendi), Sultan Abdülhamid Han'ın vefâtından sonra; "Ne büyük kayıp! Hasmımdı, ama O'nun ölümü ile diplomasi mesleği artık zevkini kaybetti." diye yazan meşhur diplomat, hâtıratında, 1912-1913 senelerinin en belli başlı hâdiselerinden Balkan Harbi ve Büyükelçiler Konferansı'na değinirken şöyle diyor:

"Ben, II.Abdülhamid'i Yakındoğu dengesini şekillendiren bir kimse olarak tanıdım. Sultan II.Abdülhamid, bölgenin hangi güçler tarafından çeşitli oyunların çevrildiğini, bu güçlerden her birinin temâyül, kudret ve zaaflarını en mükemmel şekilde biliyordu. Rusya'nın, İstanbul ve Boğazlar üzerindeki niyetlerine vâkıf olması bir tarafa, Çar'ın buralara çok yakınlaşması hâlinde, (aynen 1878 Berlin antlaşması sırasında olduğu gibi) batılı ülkelerin, Rusya'nın davranışını önlemek için harekete geçeceklerinin de farkında idi.

İngiltere kamuoyunun, Makedonya'daki zulüm ve Ermeni katliâmı yüzünden hissettiği infiâli, Abdulhamid hiddetle, fakat endişeden uzak bir şekilde izliyordu. Ayrıca İngiliz donanmasının Ermenistan bölgesi dağlarına yanaşamayacağını değerlendiriyordu. Özellikle Londra'nın İstanbul ve Boğazlar meselesini alevlendirmesi hâlinde, büyük ülkelerin statükonun bozulmasına izin vermeyeceklerini ve kendi aralarında savaş başlatması korkusu ile buna engel olacaklarını da tesbit ediyordu.

Başbakan D'İsrali'nin Türkiye yandaşı politikasının taraftarı olan Lord Salisbury bile, artık tam bir kanâat dönüşü ile "İngiltere'nin Türkiye'yi tutmakla yanlış ata oynadığını" söylemeğe başlamıştı. Bu hâdise bile, Abdülhamid'i heyecanlandırmıyordu. İngiltere'nin şahsında bir Türkiye destekçisini kaybetmişti, ama şimdi Almanya'nın varlığında bizzat kendi eliyle güçlü bir dost bulmuştu.

Sultan II.Abdulhamid Han, Anadolu'nun kalkınması ve refahı konusunda, bâzı ticârî tavizler vererek Alman dostluğuna bağlılık ve ve bu gelişmeyi kuvvetlendirmek için büyük dikkat göstermişti. Fransızlar da İstanbul'da önemli ticârî çıkarlara sâhip olmuşlardı. Ama Abdülhamid, kendi aralarında dengelenen bu dış siyâsi güçlerin ve elde edilen çıkarların arkasında en sağlam şekilde yer tutabilmişti.

Pâdişah, gerçi Makedonya'da reform yapılması konusunda üzerindeki baskılardan sıkılıyordu ama Avusturya ve Rusya'nın diğer ülkelerin bu konu ile ilgilenmelerine izin vermeyeceklerini, bu takdirde İngiltere'nin tek başına kalacağını da, yine en iyi değerlendiren insandı. Bu konuda, kendisi üzerinde ağır bir baskı kurulmasını önlemek ve bu ülkelerin kendi aralarındaki rekâbeti kısıtlayabilmek için, Avusturya ve Rusya arasındaki rekâbeti iyi kıymetlendiriyordu. Makedonya meselesine müdâhale edebilecek bir başka ülkenin var olmamasından duyduğu kıskançlığı, İngiltere üzerinde bir tehdit unsuru olarak kullanıyordu."

_________________

Only registred user can see link on this forum!
Registred or Login on forum!

Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et
Yazar Mesaj
hidayet
Admin
Admin


Kayıt: 05 Hzr 2006
Mesajlar: 2386

MesajTarih: Cum Eyl 08, 2006 12:29 pm    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder

35- Sultan Beşinci Mehmed Reşad; Hükümdarlığı: M.1909-1918

Sultan II.Abdulhamid Han'dan sonra Sultan Abdülmecid'in oğlu Sultan Mehmet Reşad tahta geçti. Ancak Sultan Reşad döneminde devlet yönetimi tamamen İttihat ve Terakkî Partisinin elinde idi. Padişâhı hiçbir işe karıştırmıyorlardı. M.1909'dan sonra idâreye hâkim olan İttihatçıların en başındaki elebaşılar; Talat Paşa, Enver Paşa, Cemal Paşa üçlüsü, I.Cihan Harbi neticesinde geride Mondros Mütârekesi'ni [6] imzalamak zorunda kalan bir hükümet bırakarak, koca imparatorluğu yıkıp, harâb-ı turâb ettikten sonra, bir gece yarısı, Alman denizaltısı ile ülkeyi terkedip kaçtılar.

Enver Paşa'nın îtirafı; Bu acı mağlûbiyet neticesinde diğerleri ile beraber Divân-ı Harbe sevkedilen Enver Paşa, vatanı terkedip kaçmadan önce, Mersin'li Cemal Paşa'ya şu îtirafta bulunmuştur: "Paşam! paşam! Harbin hesabını vermek bir şey değil, ona üzülmüyorum. Fakat biz Sultan Abdülhamid Han'ı anlayamamışız. Yahûdîlere, masonlara hizmet etmişiz. İşte buna üzülüyorum."


36- Sultan Altıncı Mehmed Vahîdeddin; Hükümdarlığı: M.1918-1922

Sultan Mehmed Reşad'dan sonra, herşeyi kaybolan ve bozulan ülkenin başına, Sultan Abdülmecid'in oğlu Sultan Altıncı Mehmet Vahîdeddin geçti ise de bu yıkılışa engel olamadı. Sultan Vahîdeddîn'e sâdece işgâle uğramış bir devletin hükümdarlığını yapmak kaldı. Kalbi vatanı için yanıp tutuşan, bu büyük vatan dostu, düşmanların hazırladığı ve Anadolu Türk nüfuzunu kırmayı hedefleyen Sevr Antlaşması'nı [7] bütün baskılara rağmen imzâlamadı. İşgal altında kalan vatanın kurtulması için elinden gelen her türlü gayreti ve fedâkarlığı gösterdi.

Gerçeği olduğu gibi belirten târihçilerin de ifâde ettikleri gibi, Sultan Vahideddin'in, işgal kuvvetlerinin baskılarına göğüs gererek İstanbul'u terketmeyişi, İstanbul saraylarının ve târihi hazînelerinin yağmalanıp Avrupa müzelerine taşınmasını önledi. Pâdişah, İstanbul'u terkedip Anadolu'ya geçmiş olsa idi, bugün elimizde Topkapı Sarayı hazîneleri olmayacağı gibi belki düşman onun arkasından Anadolu içlerine doğru ilerleyecek ve işgal etmiş olacaktı.

Ayrıca, Sultan Vahîdeddîn'in halîfe sıfatı ve hilâfetin varlığı İngilizlerle savaş hâlinde olduğumuz I.Cihan Harbi günlerinde bize büyük yararlar sağladı. Onun içindir ki, pâdişahlık kaldırıldıktan sonra hilâfetin de kaldırılması için başta İngiliz Sefîri olmak üzere diğer batılı diplomatlar büyük baskı yaptılar. Bu hususta başı çeken İngiliz Sefîri'nin aşırı gayretini yadırgayan garplı bir meslektaşı, İngiliz Sefîri'ne; "Hilâfetin kaldırılması için neden bukadar uğraşıyorsunuz? Nasıl olsa pâdişahlık kaldırıldı, varsın hilâfet devam etsin." dediğinde, İngiliz Sefîri; "Siz ne diyorsunuz? Biz, Hind Müslümanlarını pâdişah aleyhine kıyam ettirmek için yüzbinlerce altın yağdırıyoruz. Arkasından halîfe hazretlerinin bir selâmı gidiyor, bizim bütün gayretlerimiz boşa çıkıyor. Ne pahasına olursa olsun, hilâfet kaldırılacaktır." diyordu.

1 Kasım 1922'de saltanatın kaldırılmasıyla birlikte, Devleti Âliye-i Osmâniye (Yüce Osmanlı Devleti)'nin ismi gönüllerde sevgi, saygı, tâzim ve hürmetle anılacak bir mâzî oldu.

Sultan Abdulhamid Han zamanında yedi milyon kilometrekareden fazla olan vatan toprakları bugün 784.578 kilometrekareye inmiştir.

17 Kasım 1922'de İstanbul'daki İngiliz kumandanı general Harington, Sultan Vahîdeddîn'in hürriyet ve hayâtı tehlikede olduğu için İngeltere'ye ilticâ etmiş olduğunu açıklıyordu.

Şurası bir gerçektir ki; kendisini seven ve sevmeyen bîtaraf bütün târihciler, Sultan Vahîdeddin'in yurtdışına bir baskı netîcesinde gittiğini belirtmekte ve bu îtibarla, O'na, aslâ vatan hâini denemeyeceği hususunda ittifak etmektedirler.

Yurtdışına giderken bugünkü Topkapı Sarayı'ndaki hazînelerin tamamını yanına alıp götürse, O'na mâni olacak bir fert yoktu. Halbûki O, değil hazîneleri yanında götürmek, bugün Topkapı Sarayı'nda üzerleri kıymetli taşlarla süslü kamalardan iki tane götürmüş olsaydı, onlar sâyesinde torunları dahi maddî bir darlığa düşmeden hayatlarını idâme ettirirlerdi. Nitekim buna benzer teklifler Sultan Vahîdeddin'e yapıldığı halde bu teklifleri şiddetle reddederek "Ben bir Osmanlı pâdişahıyım, bunlar hazîneye âittir." dedi ve bütün târihî eşyayı Topkapı Sarayı'na teslim ettirip makbuzunu aldı.

Yurtdışında maddî yönden büyük sıkıntıya düşmesine rağmen Batılıların kendisine bizzat yaptığı yardım teklifini, devletinin îtibarını düşünerek reddetti. Vefat ettiği zaman cenâzesine bakkal, kasap ve berberin haciz koyduğu ve bu yüzden cesedinin günlerce bekletildiği târihî hakîkatlerdendir.

Bu hakîkatler ışığında, Sultan Vahîdeddin'e vatan hâini demek için, insanın, değil vicdânını, aklını kaybetmiş olması lâzım gelir.


Osmanlı Beyliği'ni İmparatorluk (Devlet-i Âliye) Yapan Sebepler

Osmanlı Beyliği daha kurulduğu andan îtibâren askerî, adlî ve mâlî teşkilâta ehemmiyet vererek işe başladı. Osmanlı fetihleri, yalnız kılıçla değil, uzlaştırıcı ve sevdirici bir politika, hukuk ve adalete tam bir riâyet neticesinde gerçekleşiyordu. Osmanlı fetihlerinin en bariz vasfı; gelişigüzel, macerâ ve çapulculuk şeklinde değil bir program dâhilinde, şuurlu bir yerleşme hâlinde tecelli etmiş olmasıdır. Bu durum, fethedilen yerlerdeki halkın hoşnutluğuna ve yeni idâreden memnun olmalarına sebeb oldu. Osmanlı idâresinin İslam şerîat hükümleri çerçevesinde, gayri müslimlere can ve mal güvenliğiyle birlikte dinlerinde de serbestlik tanıması, onların gitgide İslâmiyetle şereflenmelerine vesîle oldu.

Osmanlı Devleti'nin kavimler, dinler ve mezhepler arasında sağlam bir ahenk tesîs ederek, halk kitleleri arasında hiçbir ayırım yapmaması, fark ve tezâda mahal vermemesi, onun dünyâ târihinde en kudretli ve cihanşümûl siyâsi bir varlık olarak doğmasını sağlamıştır. Bu ise Osmanlı sultanlarının kendi tabirleri ile «Nizâm-ı âlem» düsturu ile husûle geliyor, koca devletin hikmet-i vücûdu ve cihâdı da, millî, İslâmî ve insânî esaslara bağlı bulunan bir cihân hâkimiyeti düşüncesine dayanıyordu. Bu düşünce, gerçekten Türk-İslam târihinde en yüksek derecesini bulmuş ve müstesnâ bir kudret kazanmıştı. Bu büyük siyâsi varlık, eski ve yeni devletlerden farklı olarak, ne dışta istilâ tehditlerine ve ne de içeride çeşitli ırk, din, mezhep mensupları ve grupların huzursuzluk endişelerine mâruz bulunuyordu. Osmanlı cihân hâkimiyeti ve dünyâ nizâmı ideâli, şüphesiz millî şuur ve uyanış yanında asıl kaynağını İslam dîni ve onun cihad ruhundan alıyordu. Şeyh ve evliyânın himmetleri ile yükselen gazâ rûhu, küçük Söğüt kasabasından Bursa'ya ve bu medeniyet merkezinden de Rumeli'ye yayılıyordu.

Osmanlı Devletinin kuruluş ve yükselişinde tasavvuf, tarîkatler, şeyhler, velîler ve dervişler birinci derecede rol oynamıştır. Osman Gâzi ve hâleflerinin etrafı din âlimleri ve evliyâ ile dolmuş ve daha ilk günden Osmanlı akınları gazâ mâhiyetini almıştır.

Nitekim Osman Gâzi, dâmâdı olduğu büyük tasavvuf âlimi Şeyh Edebâli'ye intisâb ederek her hususta onunla istişârede bulunurdu. Kendisinden sonra gelecek Osmanlı sultanlarına da İslam âlimlerine hürmet edilmesini, onlara her türlü kolaylığın gösterilmesini ve her işte kendilerine danışılmasını tavsiye etti. Bu vasiyete lâyıkıyla uyan Osmanlı sultanları fethettikleri yerleri medrese, zâviye, imâret, dârül kurrâ ve türbelerle kudsîleştirmişler, buralarda yetişen âlimlerle dünyâya İslâmiyeti yaymışlar, asırlarca maddî ve mânevî güç ve emeklerini bu uğurda harcamışlardır.

Osman Gâzi'nin, oğlu Orhan Gâzi'ye verdiği nasîhatin (ki bütün Osmanlı sultanlarının bir anayasa olarak kabul ettikleri ve uyguladıkları vasiyyetnâmesinin) özü şu şekildedir:

"Oğlum! Allâhü Teâlâ'nın emirlerine muhâlif bir iş eylemeyesin! Bilmediğini şerî'at ulemâsından sorup anlayasın. İyice bilmeyince bir işe başlamayasın! Sana itaat edenleri hoş tutasın! Askerine inâmı, ihsânı eksik etmeyesin ki, insan ihsânın kulcağızıdır. Zâlim olma! Âlemi adâletle şenlendir ve Allah için cihâdı terk etmeyerek beni şâd et! Her zaman İslâma hizmet et! Zirâ Cenâbu Hak benim gibi zayıf bir kulunu bu yüce din sâyesinde nice niâmı sübhâniyyesine mazhar kıldı. Her işinde adâleti üstün tut! Ulemâya riâyet eyle ki, şerîat işleri nizam bulsun! Nerede bir ilim ehli duyarsan, ona rağbet, ikbal ve hilm göster! Askerine ve malına gurur getirip, şerîat ehlinden uzaklaşma. Bizim mesleğimiz Allah yoludur ve maksadımız Allâh'ın dînini yaymaktır. Yoksa, kuru gavga ve cihangirlik dâvâsı değildir. Sana da bunlar yaraşır. Dâimâ herkese ihsanda bulun! Memleket işlerini noksansız gör! Hepinizi Allâhü Teâlâ'ya emânet ediyorum!"

Dünyâ siyâsetinde söz sâhibi olmuş devletlerin bugün bile rüyâlarını süsleyen, iç geçirten o muazzam cihan devletini, Osmanlılar, altı asır devam ettirmişlerdi. Bu muazzam devletin târih sahnesinden çekilmesiyle irili ufaklı 24 devlet meydana geldi. "Daha fazla hürriyet, daha âdil idâre" diye ayaklanarak kurulan bu devletler, hâlâ aradıkları huzuru bulabilmiş değillerdir. Osmanlının gitmesiyle huzur ve adâlet de beraberinde gitmiş, açlık, sefâlet ve savaşlar kol gezmeğe başlamıştır.

Osmanlılar, kuruluşundan îtibâren dünyâ Müslümanlarının hâmîliğini ve İslâmın sancaktarlığını yapmıştır. Yüce dînimize büyük hizmet veren bu devletin ortadan kalkmasıyla, hiç şüphesiz bu hizmet kalkmayacak, bil'akis ulvî dînimizin şerefli hizmeti her devirde, yenilenen sâhipleri tarafından kıyâmete kadar devam edecektir.

Hicrî; 12 Rebîulevvel 1415-M.; 19 Ağustos 1994


[1] [Ertuğrul Gazi'nin babasınn Süleymanşah olduğunu söyleyen kaynaklar olduğu gibi Gündüzalp olduğunu söyleyenler de vardır.]

[2] [Kur'ân-ı Kerim'de, Sebe' Sûresi'nin 15.Âyet-i Kerîme'sinde buyrulan "beldetün tayyibetün (çok güzel, temiz bir belde)"; terkip îtibariyle Yemen'deki San'a şehrini, müfredat îtibariyle İstanbul'u beyan etmektedir. Zîra, Ebced hesabı ile bu Âyet-i Kerîme'nin harflerinden İstanbul'un fetih tarihi çıkmaktadır.]

[3] [Bu arada Napolyon'un Mısır'da âsarı İslâmiyeyi gördükten sonra ihtidâ edip müslüman olduğu da rivâyet edilmektedir.]

[4] [O katliâma şâhit olanlardan, hocam ve üstazım, Süleyman Hilmi Tunahan Efendi Hazretleri, bir gün bizi Eyüp Sultan ve Fatih Hazretlerini ziyarete götürdüler. Her iki ziyarette de cami mimberinin sağında namaz kıldık. Sonra Evrâd-ı Şerif okuyup duâ ettiler, biz de âmin dedik. Duâdan sonra kalktığımızda, Efendi Hazretleri bize, camiin mermerden yapılı mimberindeki kurşun yarasını göstererek; "31 Mart Vak'asında, o Bulgar çapulcuları, İstanbul'a geldiklerinde katliâm yaptılar. Bu yara ondandır." buyurdular. Ve bu katliâmdan, kendilerinin, mahzâ Allâh'u Teâlâ'nın himayesi ile kurtulduklarını ifade ederek; "O esnada ben yolda gidiyordum. Bir kadın bana, "sarığını çıkar" diye bağırdı. Uyanık bir kadınmış. Korktum. Hemen sarığımı çıkarıp koltuğumun altına aldım ve doğruca eve koştum. Fakat bu arada, Hareket ordusu askerlerinden 7-8 kişi arkamdan koşup geldiler. Kapının arkasına saklandım. Banyoyu, yüklüğü, evin sâir her tarafını aradılar. İçlerinden birisi, buraya bir molla girdi, ben gördüm, diyordu. Cenâbu Hak onlara, kapının arkasını unutturdu. İşte, o katliâmdan ben böyle kurtuldum." buyurmuşlardı.]

[5] [Hâl' kararını tebliğe gelen bu kişiler kullandıkları, kullanacakları kelimeyi dahi bilmiyorlar, hâl' yerine azl kelimesini kullanıyorlardı. Oysa âmir memurunu azledebilir. Pâdişahın üstünde bir kuvvet yokki O'nu azletsin.]

[6] [Mondros Ateşkes Antlaşması'nı, 31 Ekim 1918'de Limni adasının Mondros Limanı'nda bir gemide, İttihat ve Terakki partisinin İzzet Paşa hükümeti adına Bahriye Nâzırı olan Rauf (Orbay) Bey başkanlığındaki bir heyet imzaladı. Bu anlaşma ile; Osmanlı Devleti yenilmiş olarak kabul ediliyor, Ege, İstanbul, vilâyet-i sitte işgâl ediliyor, tüm haberleşme ve ulaşım itilâf devletlerinin kontrolüne giriyordu. İlk işgaller başlıyor, Osmanlı Devleti fiilen yok sayılıyordu.]

[7] [Pâdişah Sultan Vahîdeddin'in imzalamadığı bu Sevr Antlaşması, Paris yakınlarındaki Sevr kasabasında 10 ağustos 1920'de Türkiye'deki azınlıkların istekleri doğrultusunda müttefik devletlerin Osmanlı toprağını paylaştığı bir antlaşmadır. Bu antlaşma Sadrazam Damat Ferid Paşa'ya müttefik devletler tarafından zorla kabul ettirilmiştir. Ancak son Osmanlı Meclis-i Mebusan'ı 28 Ocak 1920'de Misak-ı Milli (Milli sınırlardan hiç taviz verilemez diye milli yemin) kararı almıştı. ( Milli sınırlar; doğuda Musul, Kerkük'den batıda 12 adalar dahil Midye, Enez çizgisine kadardı.) Osmanlı Meclis-i Meb'usân'ın devamı olan ilk meclis (B.M.M) de Sevr'i onaylamadı. Bu antlaşma tek taraflı ölü doğmuştur. Sevr Anlaşmasına göre; İstanbul ve Anadolu'da az bir yer haricinde bütün Osmanlı toprakları işgal ediliyordu. Doğuda Kürt ve Ermeni devleti kuruluyor, Bizans yeniden canlandırılmak isteniyordu. Boğazlar müttefik devletlerin idaresine bırakılıyor, Osmanlı devletinin İstiklali elinden alınıyordu.]

_________________

Only registred user can see link on this forum!
Registred or Login on forum!

Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et
Yazar Mesaj
hidayet
Admin
Admin


Kayıt: 05 Hzr 2006
Mesajlar: 2386

MesajTarih: Cmt Eyl 09, 2006 8:16 am    Mesaj konusu: Alıntıyla Cevap Gönder

İSTİFÂDE EDİNİLEN ME'HAZLAR

Asr-ı Saâdet
Saîd Sâhib Ansârî

Büyük İslam Târihi
Abdurrahim Zapsu

Büyük Türkiye Târihi
Yılmaz Öztuna

Et Tâc El Câmiu lil Usul fi Ehâdisir Rasûl
Seyyid Mensur Ali Nasıf El Hüseynî

Hâtem'ül Enbiyâ
Ahmet Cevdet Paşa

Hâtem'ül Enbiyâ Hz.Muhammed ve Hayâtı
Ali Himmet Berki - O. Keskioğlu

Hz.Muhammed (As.) ve İslâmiyet
M.Asım Köksal

İslam Târihi
Osmanlı Yayınevi

İzahlı Osmanlı Târihi Kronolojisi
İsmail Hâmî Danişmend

Kısas-ı Enbiyâ
Ahmet Cevdet Paşa

Mektûbat
İmâmı Rabbâni

Osmanlılar Albümü
Osmanlı Yayınevi

Osmanlı Devleti Târihi
Yılmaz Öztuna

Osmanlı Târihi
Ord.Prof. İ.Hakkı Uzunçarşılı

Peygamberimiz Hakkında Aile Sohbetleri
M.Ömer Dauk

Rûhul Beyan
İsmail Hakkı Bursevî

Siyer-i Nebî (Hazret-i Peygamberin Hayâtı)
Osman Keskioğlu

Târihi Taberiyy
Muhammed bini Cerir

Yeni Rehber Ansiklopedisi
İhlas Gazetecilik

Ve Bu Mevzuda Muhtelif Eserler


LÜĞAT (SÖZLÜK )

Acem: Arap ırkının gayri olanlar, Arap olmayanlar,

Afâki: Kıymetsiz sözler ve meseleler,

Ahd-ü mîsak: Yemin, anlaşma, sözleşme; Ezelde ruhlarımızla Cenâb-u Hakk'a verdiğimiz ahid,

Ahd-ü pîmân: Söz vermek, antlaşmak,

Anglosakson: Büyük Britanya'da yerleşen Germen ırkından aşîretlerin adı,

Arî: Temiz,

Âyet: Kur'ân'ı Kerim'deki her bir cümle, kimsenin inkâr edemeyeceği açık delil,

Bahâdır: Cesur,

Baîd: uzak,

Bedevî: Kırlarda, çölde yaşayan göçebe,

Belâğat: Hitab ettiği kimselere göre, uygun, tam yerinde, düzgün ve hakîkatli güzel söz söyleme san'atı. Muktâzâ-i hâle göre söz söylemek. Söz ve yazıda düzgün, sanatlı ve tesirli ifâde. Belâğat, hem düzgün hem de yerinde söz söylemeyi öğreten ilmin de adıdır. Maânî, beyan, bedî, diye üç kısma ayrılır.

Beşâret: Müjdelemek,

Bî'set: İnsanları hak ve doğru yola sevk için gönderilen Cenâb-u Peygamberimiz, Rasûlü Ekrem'in nübüvvetinin başlangıç zamanı, Nübüvvetin bidâyeti,

Cenah: Kanat,

Cenub: Güney,

Cizye: Müslüman olmayanlardan alınan vergi,

Dalâlet: Hakk'tan sapmak,

Dâl ve mudil: Hak yoldan sapan, yanılan ve yanıltıcı,

Dârunnedve: İslamdan evvel Kureyş kabîlesinin müşâvere ve münâkaşa için toplanıp karar aldıkları yer. İslamdan sonra ise Peygamberimiz'e karşı bulunanların toplanmalarından dolayı fesad ve münâfıkların toplandığı yer mânâsına kullanılmaya başlanmıştır.

Deccal: Ahirzamanda gelecek bir gözü kör, Risâlet-i Ahmediye'yi inkar edip, İslâmiyet'i tahribe çalışacak, dünyâyı fitne ve fesâda verecek, çok şerli ve küfr-ü mutlak yolunda olan, zâlim, şerîr, yalancı, dehşetli bir şahıstır. Deccal, Kur'an ve dîne karşı çıkıp, Hakk'ı bâtıl, bâtılı hak olarak gösteren, oysaki onun cennet dediği cehennem, cehennem dediği cennet olandır. Şu son asırda görülen ve dünyâyı tehdit eden, Cenâb-u Hakk'ı inkara kadar cür'et edip, medeniyeti beşeriyeyi tahribe çalışan dehşetli cerayanlar, bu gaybî ihbârın doğruluğunu tasdik etmektedir.

Mehdî: Hidâyete eren veya hidâyete vesîle olan; Sâhib-üz Zaman. "Husûsi ve şahsi bir tarzda Allâh'ın hidâyetine mazhar olan, kendisine Cenâb-u Hakk tarafından yol gösterilen" mânâsınadır. Mehdiyyi Rasûl, Mehdiyyi Muntazır da denir. Ahirzamanda gelip, bütün müslümanlara îman ve Kur'ân-ı tâlim edip dîni ilimleri neşir ve maneviyatla müslümanları uyandıracak, dinlerini takviye ve îmanlarını tecdid edecek olan ve Peygamberimiz'in âlinden bir zâttır. Hz.Peygamberimiz'in Mehdi hakkındaki tavsiflerinden anlaşılıyor ki Cenâb-u Hakk, kemâl-i kereminden dîni Muhammedî'in ebediyetine bir alâmet olarak her asırda, her fitne zamanında Mehdî mânâsında bir zâtı gönderip onunla dîn-i İslâm'ı te'yid buyurmuştur. Ahirzamanda geleceği bildirilen Mehdî «misâl zâtlar» ise, Deccal'e karşı, İslâmiyet'i, dîni, Kur'ân-ı gizli-aşikâr tâlim ve tedris ederek, İslâmı müdâfaa eden, müslümanları uyandıran bâtıldan tahzir edip hakka yönelten müslümanların îmanlarını kuvvetlendiren, her hâliyle Hz.Peygamberimiz'e tâbî olan evliyaullahtan, mücahit, ferid ve câddeyi kübrâ'yı gösteren rehber-i zaman, yüksek bir zâttır.

Dehâ: Zekiliğin ve anlayışlığın son derecesi. Çok akıllılık. İleri görüşlülük. Geniş ve çok güzel fikir sahibi olmak.

Delâlet: Aracı olmak, yol gösterivermek, öncülük etmek,

Dîvan defteri: Büyük meclis defteri,

Diyet: Yaralanana veya öldürülen kimse için en yakın vârisine ödenmesi şer'an hükmolunan para veya mal,

Düstur: Umûmi kâide, ölçü, kânun, nizam, örnek, nümûne,

Ecnebî: Yabancı,

Edebî: Güzel söylenmiş söz ve yazı,

Ehl-i Beyt: Peygamber Efendimiz'in âile efrâdı, Peygamber Efendimiz'in evine mensub olanlar,

Eshâb-ı Kirâm: Hazreti Peygamberi görüp O'nunla birlikte ve O'nun sohbetinde bulunmuş mü'min erkek ve kadınlar,

Esir Dalgası: Elektrik, ışık ve hararetin yayılmasına vâsıtalık eden madde,radyo dalgası.

Fartı zekâ: Üstün zekâ,

Fâcir: Günah işleyen,

Feriştah: Melek,

Fesâhat: Açık ve güzel ifadeli konuşma, sözün lafız ve mânâ îtibariyle kusursuz olmasıdır. Diğer bir tâbirle lafızların söylenişinin tatlı, mânâsının da söylenirken hemen anlaşılır olmasıdır. Bu keyfiyetlerin birincisi, kelime ve cümle âhengi ile, ikincisi de kullanan kimsenin kelime hazînesi ve seçme kudreti ile alâkalıdır. Fesâhatın daha yüksek derecesine belağat denir ki; fasîh bir sözün, yerine ve adamına göre söylenmesidir. Her beliğ söz, yerine göre (yerli yerinde) denmemişse beliğ olmaz.

Fıtrî: Yaradılıştan,

Füsunkâr : Büyüleyici, cezbedici, hayranlık verici.

Gâzâ ve gazve : Peygamber Efendimiz'in bizzat hazır bulunduğu harpler,

Gramer: Cümlelerin, kelimelerin, hecelerin, harflerin hallerinden bahseden ilim, Dilbilgisi

Harem-i Şerif: Gayrimüslim ve müşriklerin girmesine müsaade edilmeyen ve canlı mahlukatın öldürülmesi câiz olmayan mübârek Kâbe ve etrafı,

Hased: Başkasındaki mâddî veya mânevî bir varlığı istememek, çekememek, hazmedememek, onun yıkımına mesâi harcamak,

Havâri: Yardımcı,

Hazer: Korkmak, çekinmek,

Hâcer-ül Esved: Kâbe-i Muazzama'nın şark köşesinde yerden birbuçuk zirâ yükseklikte cennetten gelme mübarek taş, (ki esas adı «Hâcer-ül Es'ad» dır.)

Hicret: Bir yerden bir başka yere göç etmek, kendi memleketini bırakıp başka memlekete taşınmak. (Hz.Peygamber Efendimiz'in Mekke'den Medine'ye hicret etmesi.)

Hidâyet: Doğru Hak yola girmek, bâtıldan uzaklaşmak, doğru yola, hak yola girmek, kavuşmak,

Hizip: Bir bütünün içindeki bölüm, gurup, ayrı ayrı topluluk,

Huccet: Delil,

Hulefâ-i Râşidîn: Dört büyük halîfe, Hz.Ebû Bekir, Hz.Ömer, Hz.Osman, Hz.Ali Rıdvânullahi Teâlâ Aleyhim Ecmaîn Hazerâtı,

Hululü mûslihâne: Tatlı giriş yaparak hakikatı kabullendirmek,

Hurâfe: Batıl, boş şeyler,

Ikta: Mülkiyeti devlete ait olan arazinin menfâatlanılmak üzere pâdişah tarafından verilmesi

İctihad: İslam müctehitlerinin usulüne uygun, Kur'ân ve Hadîsi Şerif'ten hüküm çıkarmalarıdır.

İctimaî: Topluluğa ait, sosyal

İnzivâ: İnsanlardan ayrılıp tenhâ bir yere çekilmek,

İslâm: İtaat, inkıyad; bir şeye teslimiyet. Hz.Muhammed (S.A.V.)'in insanlara bildirdiği hak ve gerçek din.

Kabîle: Bir sülâleden türemiş, aynı soydan gelen insanlar,

Kavim: Aralarında dil, adet, örf, kültür birliği olan cemâat topluluk,

Kâfir: Hakkı görmeyen ve örten; îmân esaslarına veya bunlardan birine inanmayan; Allâh'ı inkâr eden, küfreden, Dinsiz.

Kısas: Cinâyette ödeşmek, suç işleyenin aynı şekilde cezalandırılması, öldürme veya yaralamada suçlu olana aynı şeyin yapılması,

Lâhûti: Ruhânî âlemle alâkalı,

Maşlah: Üste giyilen bir çeşit elbise,

Mâ'verâ: Bir şeyin ötesinde bulunan,

Me'âl: Anlam,

Mekârimi Ahlak: Hz.Peygamberimiz'in ahlâkına ve O'nun sünneti seniyesine ittibağ ve imtisal edenlerin ahlâkı,

Melce': Sığınılacak yer, halas olacak kurtulacak yer.

Memât: Ölmek,

Menâsik: İbâdet edecek yerler, ibâdet ederken lüzum eden yol ve tarz. Hac ibâdetleri,

Metafizik: Beş duyu ile bilinemeyen varlıklar; mâbâ'düt Tabia; his ve tecrübe dışı olan,

Millet: Din, dil, târih, anane, kültür, ideal ve vatan birliği, beraberliği bulunan insan cemâati, mâddi ve mânevi bir unsurdan sayılıp beraber yaşayanların hepsi, (Millet-i Beyzâ: Bütün müslümanlar. Millet-i Merhume: Müslümanlar, İslam Milleti. Allâh'a ve Allâh'ın emirlerine itaat ettiklerinden kendileri rahmete mazhar olmuşlardır.)

Morfoloji: Şekil bilgisi, gramer

Mubah: İşlenmesinde sevab ve günah olmayan şey,

Mûcize: İnsanların yapmaktan âciz olduğu ve ancak Allah tarafından Peygamberlere verilen fevkal'âde hâdisedir. Mûcize, Peygamberlerin hak olduğunu gösteren bir delil ve tasdiktir. Mûcize, Peygamberlik davasını isbat, münkirleri iknâ içindir, icbar için değildir. İbret alıp îman eden kazanır, inkar eden yıkıma uğrar, helâk olur.

Muhal: İmkansız olan, insan kudretiyle yapılması mümkin olmayan, Boş şeyler, (meselâ şu deniz bir ova olsa, şu dağ ile şu dağ arasında bir köprü olsa gibi).

Muhasara: Etraftan çevirmek, kuşatmak,

Musâlaha: Anlaşma,

Mut'main: Kalbi yatışmış, inanç ve kanâati tâmme içinde olan,

Muzmahil: Darmadağın olmuş, perîşân olmuş,

Mübeşşer : Müjdelenmiş,

Müctemian: Toplu olarak,

Müfreze: Ordudan ayrılmış bir kol, bir miktar asker,

Mükevvenât: Yaratılmışlar, Bütün mahlukât,

Mülga: Hükmü kaldırılan,

Münferiden: Teker teker

Münkir: İnanmayan, inkâr eden.

Müsâdeme: Karşılıklı çarpışma,

Müstemleke: Başka bir devletin idaresi altında bulunan,

Müşrik: Şirk koşan, Allâh'a ortak kabul eden, Allah'dan başkasına ibadet eden,

Mütefekkir: Düşünücü,

Müverrih: Târihçiler,

Nakîb: Nezaretçi,

Neseb: Soy,

Nesir: Çoğaltmak, saçmak, yaymak. Menzum olmayan söz veya yazı.

Peygamber: Allâh'ü Teâlâ'dan haber getiren, Allâh'ı, âhireti, zararlı ve faideli şeyleri tanıtan. Nebi

Putperest: Allah'tan başka şeyleri ilah kabul eden, puta inanıp ona ibâdet eden, puta tapan,

Râbıta: İrtibat, bağlılık,

Re'y: Görüş, fikir beyanı,

Salah: Bir şeyin en iyi hâli, rahatlık, sulh, iyileşme, dîne olan bağlılık,

Seniye (seniyye): Çok mühim ve kıymetli, âli olan,

Seriyye: Peygamber Efendimiz'in bizzat hazır bulunmadığı müfrezeler,

Seyyidet'ün Nisa: Cennet kadınlarının efendisi,

Sulh: Anlaşma,

Süikast: Kötü kasd, bir kimsenin aleyhinde tertip alma, adam öldürmeğe tertip alma,

Statüko: Halihazırdaki vaziyet.

Şecere: Bir soyun bütün fertlerini gösterir cetvel,

Şemâil: Ahlâk, huy, tabiat ve dış görünüş vasıfları

Şer'î Hükümler: Allâh'ü Teâlâ'nın emirleri ve yasakları, kanunlar.

Şiir: Güzel, tertipli menzume. tahayyül, tasavvurları ve bâzı hakikatları hoşa gidecek şekilde ifade eden ölçülü söz.

Şimal: Kuzey,

Taassub: Bir şeye körü körüne bağlanıp onda israr etmek,

Tahzir: Korkutma,

Tarassud: Gözetme,

Târih:Geçmiş hâdiseleri yer ve zaman göstererek inceleyip kaydetmekten hâsıl olan ilim; eser.

Tedrisat : Ders okutmak,

Tekzib: Yalanlamak,

Teşrî: Peygamberimiz'in şerîata dair emirleri, söz ve hareketleri

Tevekkül: Sebeblere tevessül ettikten sonra işin neticesini Allâh'a bırakmak, O'dan beklemek,

Umde: Esas,

Ümmî: Mektep ve medresede okumamış yazı yazmak bilmeyen. (Ümmî ile câhil arasında fark vardır. Ümmî yalnız okuyup yazmak bilmeyendir. Câhil ise okuyup yazmak bilse de bir şey bilmeyen kimsedir. Her ümmî câhil değildir.)

Üstad: İlim veya sanatta üstün, amelde mehâretli zât,

Yesrib: Medine'i Münevvere'nin eski ismi,

Zâdegân: Asâlet temiz ve meşhur soydan olan, Aristokrat,

Zirâ': Bir kolun orta parmak ucuna kadar olan uzunluk ölçüsü, (75 cm)

_________________

Only registred user can see link on this forum!
Registred or Login on forum!

Başa dön
Kullanıcının profilini görüntüle Özel mesaj gönder Yazarın web sitesini ziyaret et
Önceki mesajları göster:   
Başlığa cevap gönder    ~ h i d @ y e t ~ Forum Ana Sayfa -> TARİH ve DİĞER ŞAHSİYETLER Tüm zamanlar GMT
Sayfaya git Önceki  1, 2, 3
3. sayfa (Toplam 3 sayfa)

 
Geçiş Yap:  
Bu forumda yeni başlıklar açamazsınız
Bu forumdaki başlıklara cevap veremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı değiştiremezsiniz
Bu forumdaki mesajlarınızı silemezsiniz
Bu forumdaki anketlerde oy kullanamazsınız



Powered by phpBB © 2001, 2002 phpBB Group
Türkçe Çeviri: phpBB Turkey & Erdem Çorapçıoğlu
Arthur Theme

Abuse - Report Abuse
Powered by forumup.com forum gratis free, create open your free forum!
Created by Raulken of Hyarbor S.r.l.
TOS & Privacy.

Page generation time: 0.371